Ana Sayfa
 
ERKAN KARAGÖZ'ÜN KİTAPLARI



Gökyüzünün Bittiği Yer

GÖKYÜZÜNÜN BİTTİĞİ YER Dağlara döndü yüzünü. Çok yıllar önce bir yaz akşamüstü?nde geldiği bu kasabada arabadan iner inmez karşısına dikiliveren ve göğü kuzeyden güneye bir bıçakla keser gibi keserek uzayıp giden bu sıradağlardan çok etkilendiğini anımsadı. Kendi kendine ,'Gökyüzünün bittiği yer tam da burası',diye mırıldanmıştı. güne değin hiç bir zaman dağlara bu kadar yakın olmamıştı. İlk kez bir dağın, tüm doğaya meydan okur gibi böylesine asi, başına buyruk gökyüzüne savruluşuna tanık oluyordu. Bu denli etkilenişinin nedeni belki de buydu. Bu şaşılası dağların eteklerine sığınmış kasabaya, on sekiz yıl önce öğretmen olarak atandığında gelmiş ,iki koca yılı buralarda geçmişti. Ankara?dan öteyi düşlerinde bile canlandıramamış biri olarak buralara gelmek, yaşama böylesi bilinmedik bir coğrafyada , kendi ayakları üzerinde durmayı deneyerek atılmak onun açısından korkulu, gizemli ,olağanüstü bir deneyim olmuştu. Buralara gelene değin haritada yerini bile bilmediği bu kasabada; onun için bambaşka bir dünya olan bu çevrede, kısa zamanda yeni yeni insanlar tanımış, dünyalar iyisi dostluklar kurmuştu. O bir öğretmen olduğu kadar da dünyayı yeni yeni tanımaya başlayan meraklı bir öğrenciydi. İlk gençliğin basamaklarından hızla tırmanmaya heves eden yeni yetme öğrencilerine bir şeyler vermeye çabalarken bir yandan da bu kasabanın insanlarından yaşam birikimlerini almıştı. Kendi yoksulluğuyla kavrulan, küçük toprak parçalarında karınlarını doyurabilecek çapta bahçe üretimi yapan, bir kaç keçi besleyen, çoklarının da ,sınır ötesinden kaçak malların geçirilmesinde hamallık yaparak geçindiği, sokakları ,evleri ,alçak kürsülü kahveleri ile bu tükenmiş ülke onun okulu olmuş,yoğurda "mast" ,ekmeğe, "nan " demeyi , en umutsuz anında bile nasıl umutlu olunacağını,daha bir dolu şeyi öğrenmişti. Derken, gün gelmiş, dostlarından ve öğrencilerinden ayrılma zamanı gelip çatmıştı. Bir daha döneceğini ummadan vedalaşıp ayrılmıştı buralardan. Günün birinde, belleğinde bir kaç silik ama güzel anıdan başka bir şeyin kalmadığı bu yerlere yeniden döneceğini aklından bile geçirmemişti. Dönmüştü. Yine o sıradağların eteğindeydi işte. Ne ki bu kez ki gelişi, kara ve enli bir pala gibi göğü ikiye bölen dağların kuytularında ölen asker kardeşini alıp gitmek içindi. Düşlerini süsleyen dağlar gerçeğin karabasanına dönüşmüştü. Ölüsünü alıp bir hırsız gibi gizlice savuşup gitmeyi kuruyordu. Bütün yol boyunca hep böyle yapması gerektiğini telkin etmişti kendi kendine. Hiç kimselere görünmemek, hiç bir eski küllenmiş anıyı deşmemek, acısını kimselere sezdirmemek istiyordu. Ancak daha da önemlisi o kadim dostlukların, o sıcaklığını anımsayabildiği güzelliklerin bittiğini, düşmanlığın yeşerdiğini görmekten korkuyordu. Bir an önce kaçmak istiyordu. Ne var ki daha o kara sıradağları görür görmez belleği taze sürgünler gibi canlanmış, bir dizi anı, birbiri peşi sıra gelip aklına takılır olmuştu. En çok da o küçük kara gözlerinden sevinç fışkıran, yaşamı gırgıra alan, ilk gençliğin vurdumduymazlığını doya doya yaşayan öğrencilerini görmek istiyordu. Onları özlediğini biliyordu. Neredelerdi, neler yapıyorlardı acaba? Öfkelendi birden. Kızdı kendine. Böylesine acılı bir anında bunları nasıl düşünebildiğine hayret etti, kendi kendini kınadı. Dağlara bakmaktan vazgeçti. Derin bir nefes aldı. Arabanın kaputuna yaslandı, gözlerini yumdu. Bir zaman hiç bir şey düşünmemeye çalıştı. Olmadı. Anılar bahar toprağında gözünü göğe açan tohumlar gibi birer ikişer canlanıyorlardı. O serin bahar akşamını aslında hiç unutmadığının ayırdına vardı. Günün aldatıcı sıcağına kanmış, ince bir gömlekle çıktığı sokakta, gecenin ürperten yelini karşılayamamış, üşüyordu. Büzüle büzüle, telaşlı adımlarla, akasyalı kahvehanede dostlarıyla buluşmaya gidiyordu. Birden erkeğiyle kadınıyla tüm kasabalıların şakıyan seslerle sokakları doldurduğunu görmüştü. Olup biteni kavramaya çalışırken, onun geldiğini gören öğrencilerinden Hüseyin?in babası, sırtını dayayarak oturduğu duvar dibinden elini duvara destek vererek doğrulurken , "Newroza proz be, hoce* " demişti. Bir an şaşırmış," Efendim? Diyebilmişti. Yaşlı adam eliyle dağların sırtlarını işaret etmişti. Bu sıra dağları belki de bu kasabaya geldiğinden bu yana ilk kez o zaman uzun uzun seyretmişti. Dağların tepeleri alev alevdi. Ürpermiş, az biraz korkmuştu. "Teey şu en uçtaki ateş var ya, dedi yaşlı adam, "O senin öğrencinindir. " "Nasıl yani? Demişti. Olayı kavramış ama, söylediğine anlam verememiş bir havayla. "Yani senin öğrenci Hüseen, o ateşi yakmıştır. " dedi. Yineledi sonra, " Newroza proz be !" Becerememekten korkarak, "Proz be "diyebilmişti. XXX Kardeşinin ölüm haberinin kendilerine ulaştığı andan sonra, elinde olmadan anımsamaktan kendini alamadığı Samsat'ta ki o üç sütunlu Roma köprüsünü öyküsünü anımsadı yeniden. Cendere çayı üzerindeki o görkemli köprüyü ilk gördüğünde çok etkilenmişti. Köprü?nün kendisinden çok, onun insanı hüzünlendiren öyküsünden etkilenmişti. Köprüyü Roma İmparatoru Septimus severus güçlü ailesinin şerefine inşa ettirmiş; kendisi, karısı imparatoriçe Julia DOMNA ve çocukları Caracalla ve Geta adına dört sütünla bezemişti köprünün dört bir başını. Ne var ki sonradan imparator olan Caracalla'nın kardeşi Geta'ya karşı duyduğu öfke ve kıskançlık sonucu küçük kardeş adına diktirilmiş dördüncü sütun yıktırılmış, o kör öfke ölümsüzleşmişti. " Ya benim ülkemin bin yıllık kardeşliğinin dördüncü sütunu, Karakalla öfkesinin kurbanı mıdır ki ?" diye mırıldandı kendi kendine. Bir zamanlar yaşadığı evin bulunduğu sokağa girdi. Taşlarla döşeli, yüz-yüz elli metre uzunluğunda, iki yanında koyu gölgelerini yola ve evlerin üzerine rast gele serpiştirmiş kavakların sıralandığı, küçük bahçeler içerisinde yeşillikler ve önündeki dikenli çalılardan oluşturulmuş bahçe duvarlarının arkasına sığınmış evlerin bulunduğu şirin bir sokaktı. Zaman sanki hiç akmamış gibi öylece kalakalmıştı. Tanımlayamadığı duygularla doldu içi. Eve bir kaç metre kala durdurdu arabayı, inmeye yeltendi. Bir zamanlar kiracı olarak oturduğu o evin bahçesindeki küçük kız çocuğu dikkatini çekti. Kısacık boyuna, güçsüzlüğüne inat,çamaşır ipine uzanmaya ,elindeki bez parçasını asmaya çalışıyordu. Çocuk işini yarıda bırakıp bir an kuşkulu gözlerle kendisine baktı, sonra telaşlı adımlarla evin kapısının ardında kayboluverdi. Kapı gürültüyle sokağa kapandı. Onu korkuttuğunu anladı. Canı sıkıldı. Gerisin geri bindi arabaya. Kasabanın çarşısına indi. Sanki on sekiz yıl öncesinin insanları değiştirilmiş, yerlerine gözlerinde tedirginlik ve kuşku bulutları dolaşan, yüz hatları gergin, gülümsemeyi anımsamayan insanlar konmuştu. Kasabalılar, yakıcı gün sıcağının altında, karanlığın şerrinden korkan gözlerle süzüyorlardı yeni geleni. O da şaşkınlık ve açıklayamadığı bir tedirginlikle bakıyordu onlara. 'Bir dağ aynı kalmış, diye mırıldandı. ' Böylesi bir değişim mümkün müdür ki ?' İki gün boyunca acısını düşünmekten ağzına bir şeyler koymamıştı. Birden canı çay istedi. Yeni açılmış bir kahveye girdi. Gölgede, kuytuda bir kürsüye ilişti. Bütün istediği, hiç bir şeyi düşünmeksizin bir çay içmekti. Daha ilk yudumu almıştı ki ,çay ocağından sırım gibi bir genç çıkageldi , "Hocam ?... " dedi. Işıl ışıldı gözleri. O bu gözleri tanıyordu. Genç adam, çevik bir hareketle ellerine sarıldı, öptü. Ortaokul sıralarında bıraktığı bebe, koca bir adam olmuştu. Konuştukça onu daha bir iyi anımsıyordu . Uzun bir zaman iyi ve güzel olan şeylerden konuştular. Güzel dostluklardan dayanışmadan söz ettiler. "Artık o eski dostluklar yok hocam. Kimse kimseyi tanımaz oldu. Bütün eski tanıdıkların göçüp gittiler. Yerlerine köylerden, mezralardan evleri yananlar, sürülenler doldular. Anlayacağın o eski tadı yok buraların ..." Derken uzun bir sessizlik oldu. Sanki ikisi de konuşacak bir şey bulamıyor gibiydiler. Sıcak insanın ilikleri kaynatıyordu. Bu hiç tükenmeyecekmiş gibi kaynayan gökyüzü sanki kasabanın tepesinde kara bir hayalet gibi duran dağlara meydan okuyor gibiydi. Buralarda yaşamamış olanlara, akşam inip gün çekildiğinde o kara gövdeli dağdan nasıl çatıları uçurtacak denli hoyrat, serin yellerin estiğini anlatmak güçtü. Günbatımına değin tek bir yaprağını bile kımıldatmaksızın öylecene güne teslim olan kavakların akşam olur olmaz, dallarına tüneyen kargaları başından atmak istermişçesine uğultuyla ovaya doğru savrulacaklarına kimseler inanmazdı. "Hatırlıyorum da Dursun, eskiden kargalar akşamüstleri eski çarşının kavaklıklarında toplanır, kıyameti koparırlardı. Yine öyle mi? dedi. "Onlar da gittiler hocam... Dört beş yıldır yoklar artık." "Neden ?" "Bilmem hocam..." dedi Dursun. "Ya bizleri sevemediler, ya sesleri bitti, küsüp gittiler ." Yeniden sustular. Dursun tabakasındaki kaçak'tan sardığı sigarayı uzattı öğretmenine. "Bizim kaçak tütünü özlemişsindir hocam."Saygılı bir tavırla yaktı sigarasını. İçeriye seslendi, su istedi. Ağzına tül gerili alüminyum sürahi içerisinde içerisine buz atılmış suyla koşarak geldi küçük bir çocuk. Elindeki alüminyum tasa su döktü, çalkaladı, yere serpti usulca. Sonra doldurarak öğretmene uzattı. Tasın içerisindeki suyun ağırlığı o küçük eli zorluyor, tas titriyordu. Çocuğa çıkıştı Dursun, bardak getirmesini istedi. Öğretmen eliyle durdurdu çocuğu. Tası aldı; ağzının kenarlarından sular süzüle süzüle içti. "Bunun tadı da ancak böyle çıkar", dedi gülümseyerek. Tası çocuğa verdi. Eliyle çenesini ve göğsünü serinleterek aşağı sızan su damlacıklarını yayarak sildi. Sonra oyalanır gibi yavaş hareketlerle tazelenen çayına şeker attı, uzun uzun karıştırdı. Aslında konuşmaya yeniden başlamak ikisi için de çok zor geliyordu. Çünkü artık sıra her ikisinin de sormaya, açmaya cesaret edemedikleri şeylere gelmişti. Sessizliği Erdal öğretmen bozdu, "Kutbettin nerelerde şimdi Dursun? Dedi. "Senin küçüğündü değil mi ?" Dursun önüne baktı. Küçük masayı düzeltir gibi sağa sola çekiştirdi. "Benim küçüğümdü... Dedi, kısa bir süre sustuktan sonra ,"Geçen yıl kırsalda vuruldu." Aslında böyle bir yanıtla karşılaşacağını biliyordu öğretmen. Ama sormak zorundaydı. Onlar onun öğrencileriydi, onlar onun elleri, dilleri, gözleriydiler. Sıkıntıyla söyleyecek bir şeyler aradı. Neden sonra, "Başın sağ olsun Dursun... Mezarı nerede ??diyebildi sadece. "Siz sağ olun hocam, dostlar sağ olsun... Kasabanın mezarlığında yatıyor." İlk karşılaştıkları andan beri yok saydıkları ağır hava iyice çökmüş, erimiş bir kurşun gibi insanın içine işler olmuştu sıcak. Artık bunu ikisi de duyumsayabiliyordu. İyi bir şeyler duymayı umar gibi belleğini zorladı, adını anımsayabildiklerini olsun sormak istiyordu. "Peki ya benim o afacan Hüseyin, hani halo'nun ..." "O da öldürüldü hocam, iki yıldan fazladır... Ama cesedi yoktur, Herakol'da bir kar yığınının altında bir yerlerde dediler ." Elini uzatarak sözünü kesti öğrencisinin. "Yeter, anlatma artık ..." dedi üzüntülü bir sesle .'Küller başıma olsun ki benim, bir ölü'm var diye gelmişim, diye mırıldandı. ?Ben artık kalkmalıyım Dursun .? ' Arabanın yanına değin hiçbir şey konuşmadan birlikte yürüdüler. Dursun, ellerine sarılarak öptü yeniden. Sonra usulca, "Başın sağ olsun hocam " dedi, gözlerini kaçırarak. Şaşırdı öğretmen. "Sizler sağ olun, dostlar sağ olsun ya, nereden bildin be Dursun ?" "Acı gizlenmez biliriz hocam ,?dedi usulca. Bir şeyler söylemek istedi, beceremedi. Gözlerini kısarak dağlara doğru düşünceli, dalgın gözlerle baktı bir zaman. Arabayı çalıştırdı, Tam hareket edecekken duraksadı, Dursun'a baktı, sevecenlikle, "Samsat Köprüsü?nü anımsıyor musun Dursun? Hani sınıfça geziye gitmiştik. Peki ya onun o garip öyküsünü? Şu Kardeşliğin sonsuza değin yerle bir edilişinin bin yıllık tanıklığını? " dedi. Sonra Dursun'un yanıtını beklemeksizin sürdürdü konuşmasını: "Ne mutlu bize ki bunca acıya karşın Tarihin tekrar'a gücü yetmemiş." Temmuz -1996