Ana Sayfa
 
ERKAN KARAGÖZ'ÜN KİTAPLARI



BİR AVUÇ KURU ÜZÜM (ÖYKÜ)

                                      BİR AVUÇ KURU ÜZÜM

 

Sonsuz bir göğün içinde kocaman bir ateş küresiydi güneş. Kıraç, yağmur yetimi toprakları kasıp kavuruyor; kül edip ufalıyordu. Dağlar ölümü bekleyen umarsız canlılar gibi yorgun ve yatalaktılar. Tek yaşam belirtileri, günün yalazına direnebilen ağaççıklardı. Toprağın üzerine fırlamış kökleriyle göğü tutmak ister gibiydiler. Sıcak boğan bir yel esiyordu. Tozu toprağı birbirine katarak bir uçtan bir uca seğirtiyor, derin ve sonsuz bir uykunun en olmaz yerindeki bir düş gibi ansızın bitiveriyordu.

Telaşlı bir atın nallarıyla parçalandı toprağın göğsü. Atlı sonu gelmeyecekmiş gibi uzayıp giden bozkırı biran önce bitirebilmek hırsıyla sürüyordu atını. Tedirgin ve ürkekti. Düşecek gibi oldu bir ara. Atın boynuna sarıldı. Kendini atın üzerine çekmeye çalışırken “Lanet olsun , ”diye söylendi. “Bu yanlara gelmeyecektim. Peşime düştüler yine. Hayırlısıyla bir belaya bulaşmadan ulaşabilsem mezraya .”

Suratı ve boynu toz ve terden çamura kesmişti. Bu tedirgin ve çamurlu yüzünde korkuyu resmeden adam yedi dağın ardında bile adını duyurmuş biriydi aslında. Yörenin en acımasızı olarak bilinirdi. Ölümün öbür adıydı Zülfo.

Çocuklarından, eşinden çok silahını severdi. Zaten onu çocuklarını bir kez olsun severken, onlardan tatlı dille söz ederken duyan hiç kimse yoktu. Böyle bir şansı hiç olmamıştı. İnsanların ekilebilir el kadar toprak parçaları için vuruştuğu, bir çoban köpeğinin insan yaşamına yeğ tutulduğu, , aşiret yasalarının amansızca hüküm sürdüğü topraklarda yaşıyordu. O da diğer bütün yetişkinler ve büyümekte olanlar gibi, ağıtlarla, şivanlarla büyümüş, beşiğinin bebe masallarını bile intikam alevleri sarmıştı.

Zülfo olması gerektiği gibiydi. Kendisinden onlarca kuşak öncesinden gelen kinlenmeleri, kan dökücülüğü devralmıştı.

Zülfo ilk delikanlılık yıllarından sonra iyilikseverliğini, duygusallığını utanılacak bir şey gibi bastırmaya, göstermemeye çalışmış, kendi kendine bile itiraf etmekten kaçınmıştı. Törelere göre o taş yürekli acımasız biri olmak zorundaydı. Öyle de olmuştu. Ne var ki bir kaç zamandır değiştiğinin farkındaydı.

Artık ne yaparsa yapsın çocuklara ve güzel olan her şeye duyduğu sevgiyi örtemiyor, saklamayı beceremiyordu. Silahına hiç tanımadığı bir şeymiş gibi ilgisizleşmiş, soğumuştu. Oysa bir zamanlar silah onun her şeyiydi.

Geceleri uykusuz geçiyordu. Korkuyor, bir şeyleri kaybedebileceğini düşünüyor, kaygılanıyordu. Olabilecekleri, geride kalacakları, bebeleri; onların geride bırakıp geçip gidecekleri güzel şeyleri düşünmeden duramıyordu. Aklının kıyısından bile geçmeyen gelecek düşüncesi bir an olsun düşünmeden edemediği bir karabasana dönüşmüştü.

 Korkuyordu. İçinde kıpır kıpırdı korku. Nedenini bir türlü çözemiyor, çözemedikçe huysuzlanıyor, ne yaptığını, ne istediğini bilemeyen biri haline geliyordu. Bildiği, ayırdına vardığı tek şey oğlunun mektuplarının kafasını çeldiğiydi. Kendisine o güne değin hiç tatmadığı yeni bir duyguyu bulaştırdığıydı.

 

Her şey, önceki yaz mandalina toplamaya yanına gittiği oğlunun bulunduğu Ege kasabasının kendisine çok aykırı gelen, yine de düşünmeden duramadığı değerleriyle karşılaştığında başlamıştı. Sonra oğlunun mektupları allak bullak etmeye başladı dünyasını.

Oğlu, mektuplarında hiç duymadığı o güne değin düşünmeye bile değer bulmadığı “İnsanca yaşamak”tan, “Kardeşçe bir arada olmak”tan söz ediyordu. Son mektubunu küçük oğlu yüksek sesle evdekilere okuduğunda dayanamamış ;”He babam, orada insan elbet kardeş gibi yaşar; maşallah bir mandalina var ki herkese yeter , ” demişti.

                                                             XXX

Birileri ilişti gözüne. Gözleri avını arayan bir şahin gibi fır dönüyordu çevresinde. Heyecanlandı, dudağı seğirmeye başladı. Silahını omzundan kucağına aldı. Eli tetikteydi. Hırsla topukladı atını.

Rüzgâr artan bir hızla bulduğu her şeyi öfkesini onlardan çıkartmak ister gibi sağa sola savuruyor, yakıcı sıcak bir kamçı gibi suratında şaklıyordu.

Düşünemiyordu artık. Her şey birbirine karışmış, mektuplarda yazılanlar, gördükleri ve yüz yılın yasalaşmış öfkeleri iç içe geçmişti.

Kara, kocaman bıyıklı silahlı atlılar kendisine yetişmişlerdi. Kendini bir kayalığa siper etti Zülfo. Bir şarjör mermiyi öylesine boşalttı gökyüzüne.

Attığını vururdu. Onun boşa fişek yaktığını kimseler hatırlamazdı. Her zaman övünçle, “Ben bu parmakları doğrarım gardaş. Düşmanım dururken namludan çıkan bir mermi, ne zaman ki selamsız sabahsız alır başını gider istemediğim yere; onda ben bu parmakları doğrarım.”derdi.

Oysa gökyüzüne salıverdiği onca mermiyi kana bulaştırmamayı aklına kazımıştı bir kez. Onları bir daha koşan, devinen hiç bir şeyin üzerine salmamaya söz vermişti kendi kendine.

Peşindekiler üç kişiydiler. Kapanmışlardı bir koyağa, mevzilenmişlerdi hemencecik.

“Ne istiysiz lo ?” diye bağırdı Zülfo. Biraz kızgın, biraz bezgin.

“Canıyı keko canıyı!” diye yanıtladılar. Gülüşmeler oldu sesli sesli.

Zülfo kendini aşağılanmış hissetti. Yaradan’a, sabır’a, , cami’ye, Kilise’ye, Put’a sığındı.

“Vaz geçesiniz, bela çıkarmayasınız; gidesiniz yolunuza !” diye bağırdı.

“Mizeke lavemin *; seni bir şartla bırakırız.Keçikiyi bize veresen o vakit seni bağışlarız.”

Öfke kuşandı tepeden tırnağa Zülfo. Hırslandı. Birkaç mermi yaktı, savurdu kayalıklara.

“Lo gavatlar; karıştırmayın karımı bu işe. Uslanmadınız daha? İstemiyem kan döküle, bir can daha eksile!” diye bağırdı. Islıklayan kurşunlar pul pul etti kayalıkları, alaca karanlığın akşamına karıştılar.

                                                            XXX

Ortalık iyiden iyiye karardıktan sonra yattığı pusudan usulcacık geri kaydı, atının bulunduğu yere doğru uzaklaştı.

Atı kaçağa giderken bindiği, gecenin zifiri karanlığında da yolunu yitirmeksizin, uçuruma, yara uğratmaksızın saatlerce dur durak bilmeksizin koşabilen cins bir attı.

Arayı oldukça açmıştı. Bazen atıyla, bazen de kendi kendisiyle konuşuyordu.”Lav gözünü sevdiğimin atı, beni bu beladan kurtarasın, her öğün üç çuval buğda yedirecem sana... Ne var ne yok toplayıp satıp İzmir’e, Manisa’ya kaçacağım. Bir seni hariç. Sen benim gözümün ağısın. Senden geçemem ben. Bırak desinler, Zülfo kaçtı. Keçiki, çocukları, bir de seni alır giderem. Desinler Zülfo şerefiyi ayakaltına almıştır. ...Lav lav gözünü yediğimin atı, sen bunların zaten heppisi bilirsin, ama bir daha anlatam sana. Bana hak veresen de belki acıya, daha eyi yol tutasın... Bizim büyük oğlan, hani bilirsin Şehmus abin, İzmir taraflarında bir çiftlikte iş tutmuş. ...Geçen mektubunda deyiydi ki , ” Biz burada atları üzümle besliyik...” Hele görisen bu işi? Biz burada bulup da yiyemiyik üzümü; orda atlar yesin! Olur heç? Hem benim bildiğim ata arpa lazım... Üzüm atı tembel eder, kör eder... Sonra kuru üzümün kilosu beş yüz bin. Bir avucu eder yüz bin... Yaş üzümün eyisinin kilosu iki yüz -iki yüz elli bin... Hem de çiğitsiz. Sen gel bunu ata -eşşeğe yedir lo, akıl kârı mı bu ?”

Birden acıyla geriye kaykıldı. Bir mermi, sıyırdı geçti sol omzunu. Yere yuvarlanmaktan güçlükle kurtuldu. İyice boynuna yattı atının. Kolundan atının boynuna ve döşüne inen kan sıcak ve yapış yapıştı.

Hiddetlendi birden , ”Benden günah gitti! Çok çok beş, bilemedin on sene sonra giderik... Hem ne bok var ki İzmir de ?”

Beyni zonkluyor, gözleri kararıyordu. Kalaşnikof unu sıkı sıkı kavradı.

Ardından küfürler savurarak, ateş ederek gelen karaltının sesinden menzilde olup olmadığını anlamaya çalıştı. Sıcak gece yeli onun sesini daha da yakınlaştırıyordu.

“Lav yoksa guru üzüm yedirdi atına ?”

İki yanı sarp kayalıklarla çevrili dar bir vadiye çekiyordu arkasındakileri. Iskalasın istemiyordu. Kaçırsın istemiyordu ardından gelen can alıcısını. Sesi çın çın öttü kayalıklarda.

”Salâvat getir; gebereceksen !”

Vadinin kulakları ölümün korkunç çığlığına açıldılar, göğüslediler parmak iriliği mermileri.

Zülfo atını durdurdu. Vadinin gerilerinde bir yerde huysuz huysuz eşinen sürücüsüz kalmış ata baktı, sonra yeniden elinde olmadan, çocukları, kadınları, İzmir’i, kuru üzüm yiyen atları düşündü Beyninin zonklaması artıyor, gözleri kararıyor, elleri titriyordu.

“Yazık olmuştur sana lo, hem de bana.” diye mırıldandı. Atının başını çevirdi, topuklayarak uzaklaştı.

                                               XXX

Bu sonsuz ve acımasız kaçışta yalnızdı artık. Atılan kurşunlarla yaralanmış olan atı, onu taşıyamayacaktı. Gücünün sona erdiği yerdeydi artık. Tökezleyen attan yuvarlandı.

Bir zaman düştüğü yerde kımıltısızca öyle kaldı. Neden sonra dizlerinin üzerinde doğruldu, ellerinin de yardımıyla emekleyerek atına sokuldu.
“Lo hayın at, guru üzüm, üç çuval buğda sana...Şeher ekmeği ;ne istiysen aliyem, gah hadi lav!...” Elini atının yüzünde gezdirdi.”Hade gurban, hemi guru hemi yaş üzüm. İkisi birden... Bir ağız birinden bir ağız öbürküsünden, istediğin kadar da buğda, istersen arpa...”Sustu. Alnının çamura dönüşüp gözlerine akan terini koluna sildi, önce dehşet içinde kıstı gözlerini sonra kocaman kocaman açtı. Kendi kendine mırıldandı ;”Lav, ben deliriyem yoksa ?”

Benliğini bir öfke dalgası sardı. Pusuya yatıp peşinden gelenleri birer birer haklamak isteği kabardı içinde.

Gelenleri kolayca vurabileceği bir kayanın ardına saklandı, siper aldı kendisine.

Ölümün pususundaydı artık O hiç bir zaman ıskalamadığı, hiç kaçırmadığı ölüm kuşlarını avlarının üzerine salacaktı, bitirecekti bu korkakça kaçışı.

Birden koca Fırat’ın dalgalarının uğultusunu duydu. Fırat yakınlardaydı. Durdu kulak kabarttı. O deli-hoyrat ırmağın sesini dinledi. Ağustos böceklerinin geceyi tüketen seslerini bastırıyordu Fırat.

“Ben öldürdükçe çocuklarıma gelecek yok, ” diye mırıldandı. Silahını yere bıraktı. Usulcacık doğruldu. Düşmana döndü sırtını. O sonsuz nehrin çağıltısına doğru sendeleyerek koşmaya başladı.

“Ne kaldı ki Fırat’a, aha şurdadır .”

Aşağıda çağıl çağıldı Fırat. Durdu. Ayaklarının dibinde, akıl almaz bir devinimle, birbirinin peşi sıra kayıp giden su sarmallarına bakakaldı. Kara suların koynunda oynaşan ay ışığını gördü.

Sonra o salınıp oynaşan ay şavkımalarının içinde, yemliklere bağlı, üzümle beslenen sıra sıra atlar gördü. Oğlunu gördü.”Aklıma girmişsen evlat, ” diye mırıldandı. Kendine geldi. Gözlerini aldı dalgalardan. Çömelip yaylandı hafiften, kendini boşluğa bıraktı.

Daha sulara ulaşmadan, karanlığı yaran silah sesleri dayanılmaz acılara gömdüler bedenini. Önce kara gözlü üzümler uçuştu gözlerinin önünde, sonra her şey yerini koyu bir karanlığa bıraktı. 1973 (ADAMÖYKÜ)

 

 

Mizeke lavemin:Bak oğlum

Keçikiyi: Karını