Ana Sayfa
 
ERKAN KARAGÖZ'ÜN KİTAPLARI



SON BERİTAN (ÖYKÜ )

 

 

SON BERİTAN

 

Yaşlı adam, Hasan kale’nin çıkışından sonra yerinde duramaz olmuştu. Oturduğu koltukta iyice dikelmiş, boynunu uzatmış; etrafına dikkatli ve meraklı gözlerle bakıyordu. Günün ilk ışıkları otobüsün camından içeriye giriyor; serin bir yaz sabahına yakışmayacak denli sıcak ışınlarını salıyordu yolcuların üzerine. Otobüste hemen herkes derin uykulardaydı. İstanbul’dan bu yana saatler boyu süren yolculuğun son demleri yaklaştıkça, uyumamak için direnenlerin bile son dirençleri kırılmış, uykunun engin kollarına kendilerini salmışlardı çoktan. Uyumayan yalnızca yaşlı adamdı. Gözünü kırpmamıştı 17- 18 saat boyunca. Otobüsün sürücüleri değişmiş; biri yatıp diğeri devralmış, ilk süren yeniden direksiyon başına geçtiğinde yaşlı adamı yine öyle dimdik, yine öyle meraklı gözlerle etrafını seyrederken bulmuştu.

'Dayı sen hiç uyumadın mı?” diye sormuştu.

Yaşlı adam, gözlerini Palandöken dağlarından ayırmadan , ''Yok ,” demişti ,' Hiç uyumamışım .'

 Güneşin ışıkları gözünü alıyordu. Kalktı. Ön sağ kapının yanına doğru indi. Kapının yanında ayakta durdu. Sırtını hafifçe sürücüye dönerek güneşi sol yan tarafına aldı, üzerindeki karlarıyla mevzilenmiş ak kalpaklı savaşçıları andıran dağları seyrediyordu.

Döndü, sürücüye ,'Unutmayasın ,” dedi, “Beni Çoban Dede köprüsünün başında indiresen .”

 

'Unutmam Halo ,” dedi sürücü. Sonra muzip bir gülümsemeyle , 'Ne var Çoban Dede’de? Gel seni Kars'a götüreyim; biraz bal ye, alabalık yedireyim sana .' dedi.

'Sağ ol , “dedi, içtenlikle. 'Çoban Dede’nin başında arkadaşım bekliyor beni. “

'Sen buraları iyi biliyorsun her halde?. '

''Bilmem mi? On yıl öncesine kadar bu dağlarda, bu yaylalarda binlerce koyun güttüm. Ben bir Erzurumludan bir Çat’lıdan daha iyi bilirim buraları. Nerede ne ot biter ,nerede Alabalık vardır ; hangi kuş ne vakit gelip konar göllere ,derelere bilirim ya; bilmek de boktan bir iş yeğenim . Bilip de görmemek, görüp de ayrı düşmek ne zulümdür ben bilirim .' dedi.

'Özlemişsin buraları dayı, anlaşılıyor . '

'Hem de nasıl yeğenim, hem de nasıl? Dile kolay 10 yıl var. Bir kurbağanın özgürce öttüğü bir derenin, bir mezmendeğin gelip konduğu çayırın olmadığı, bir çift turnanın tependen geçerken “çığğ!” diye öttüğünü duymanın mümkün olmadığı bir yerde on yıl. “

Hapiste miydin dayı?”diye sordu sürücü.

“Yok,”dedi kısık bir sesle.” İstanbul’daydım...” sustu. Aras’ın coşkun dalgalarına dikti gözlerini. Çoban Dede köprüsünün başına gelene değin de bir daha da konuşmadı. Sürücü bir kaç şey daha sormuştu oysa. Duymamıştı.

Otobüs Çoban Dede’nin başında yavaşladığında elindeki küçük valiziyle, yaşından beklenmeyecek bir çeviklikle Aras'da oynaşan bir balığın kıvraklığıyla atladı otobüsten. Sürücü arkasından kaygıyla bağırdı, ” Yavaş be Halo yavaş! Allah ömrünü uzun etsin; düşüp öleceksin ,bir otobüsün durmasını bile beklemedin .” dedi.

Yetmiş yaşındaydı. Dinçti ya, son yıllarda artık iyiden iyiye çöktüğünü, gücünün tükendiğini görüyordu. Ne var ki, daha Palandöken dağlarını gördüğünde damarlarında 17’sinde bir delikanlının kanının dolaşmaya başladığını hissetmiş, bunu kendi de yadırgamıştı. Aras’ı, Çoban Dede köprüsünü gördüğünde içinde önüne geçilemez, gem vurulamaz duygular fışkırmaya, yerinde duramamaya başlamıştı. O çok temkinli adam, otobüs daha durmadan, yarım ağız,“Hatırette”* diyerek atlamıştı otobüsten.

 

Durdu. Derin derin soludu. Daha gün uyanmadan girdikleri Erzurum otobüs terminalinde otobüsten inerek otobüs kalkana değin iliklerine değin işleyen soğuğa aldırmadan durmadan derin derin soluduğu havaydı bu hava. “Hoş gördük hayran ,“ dedi gökyüzüne, soluduğu havaya .”Seni verene kurban ...” Güneşin dağların uzun gölgelerini düşürdüğü Çoban Dede köprüsüne baktı sonra. Ağır adımlarla yürüdü. Köprünün kara taşlarına dokundu. Bazalt taşları okşadı. Köprünün duvarının dibine çöktü, sırtını dayadı. Sonra bir sigara çıkardı cebinden, yaktı. Gözlerini yumarak derin bir soluk aldı. Başını taşlara yasladı. Kasketi öne doğru kaykıldı. Bir sabahçı kuşun sesi çalındı kulağına. Ortalıkta başka bir ses yoktu. Köprünün altında deli deli savrulan Aras’ın şarkısı, bir de serin ve temiz havanın sesi vardı. O, havanın özellikle de soğuk havanın sesinin olduğuna, kendine özgü kokusunun olduğuna inanırdı. O sesi herkesin duymadığını söylerdi.

 Kalktı. Köprünün başında durdu. Karşıya baktı. Köprüden ötesi sislerin içindeydi. Çok bir şey görünmüyordu. Tatlı tatlı gerindi. Sigarasının ucundaki ateşi koparıp attı. Kalan kısmını cebine koydu. Gözlerinden mutluluk akıyordu. Işıl ışıldı.

Yürüdü. Köprünün ortalarına geldiğinde kenarına yaklaştı köprünün. Eğildi, kara kara oynaşan sulara doğru baktı, el etti; ''Va aleykümesselaam! “ dedi. Coşkuyla.

Köprünün sonuna geldiğinde, bir kayanın dibine pusmuş bir karaltının yerinden doğrularak kendisine doğru geldiğini gördü.

“Veysi, sensen?”

'He Halo;Benem ...”

Veysi'nin önce dizleri, sonra bütün gövdesi belirdi sislerin içinden, çıktı.

Birbirlerine sarıldılar. Veysi yaklaşık elli yaşlarındaydı. Kısa boylu, toparlak bir adamdı. Ayağında şalvarı, belinde acem kuşağı ve sırtında yeleğiyle, Diyarbakır sıcağında Sipahi çarşısı’nda dolaşıyor gibiydi. Sabahın insanı üşüten soğuğunu duymuyordu.

'Veysi kurban, bu güne şükür ,' dedi, yaşlı adam.

'Şükür Halo Şevder, şükür,'dedi Veysi.Sonra elindeki çantaya bakarak,'Halo İstanbul’dan ne getirdin o valizde sen? dedi.

Şevder ciddi bir ifadeyle,”Şalvarimi.' dedi. Yürüdü. Bir yandan sise doğru yürüyor, bir yandan da soruyordu. “Koyunları tedarik ettin mi Veyso?”

“ He halo. Gönderdiğin paranın hemen tamamını harcamışım ya, artık 15 can koyunumuz, iki eşeğimiz, bir atımız vardır. '

'Maşallah maşallah....”
'Ama halo çok para tuttular ha!”

'Tutar elbet. Öyle her şey on yıl önceki gibi durmuyor ya .”

'Yav halo, hiç böyle göçerlik olur mu; bu koyunları kim sağacak, kim yağ, kim peynir yapacak? Benim aklım hâlâ kesmiyor .”

“Sarsak sarsak konuşma... Göçer dediğin bunların hepsini bilir ve yapar . Hanımlarımız kızlarımız olaydı, o vakit onlar o işi , biz ötekini yapardık ya , bunda her işi öz özümüze yapacağız, başka çaresi yoktur . “

“Yoktur halo ya, zor olacaktır .”

“Ne zoru ? “dedi Şevder.' İstanbul da, İzmir de, bokun içinde, arabaların arasında yaşamaktan daha mı zordur ki sen zor dersin? Hangisi zor?”

“Haklısan halo, “dedi Veysi.

Koyunların yanına gelmişlerdi. Şevder, dalda bir yerde, alelacele pantolonunu çıkarıp şalvarını geçirdi ayağına. Bir yandan şalvarının ipini geriyor, bağlıyor, bir yandan da durmadan konuşuyordu.

'Veysi kurban, bu dağlar çok oldu sesimizi duymayalı, değil? “

“Doğrudur çok oldu.”   

'Veysi hayran, bu sabah kahvaltımızı çiğ sütle yapalım, biraz ekmek biraz süt. Bir de yoğurt olaydı.”

'Ben tedarik ettim her birini. Çat yolunun başındaki köyden tandır ekmeği, çeçil peyniri, yüzlü peynir ve yoğurt almışam.'

“Hay seni verene kurban,” dedi Şevder.

Sisin içerisinden yavaş yavaş yürümeye başladılar .

“Yav halo bu sürüye bir de it gerek ya, bulamadım. '

“Babam ne iti? Milleti üstümüze güldürme .Evelallah on beş can koyunla baş edemeyecek miyiz ki it arıyorsun ?.'

'Öyle deme halo.Sen on-on iki yıldır , ben dokuz yıldır yapmadık bu işi . Bu saatten sonra senlen benim göçerliğimizden ne olacak ?'

'Orada dur ,”dedi, Şevder.'Göçerlik senin gözünün rengidir. Nasıl gözünün rengini değiştiremez, çıkarıp atamazsan, göçerliği de,bütün bildiklerini de atamazsın , bir yere kaybolmaz. Biz bir rüya gördük . Gözümüz kapalı uyuyorduk. Uyandık gözümüzü açtık. Gözümüz yine kendi renginde .'

Bir yandan konuşuyor bir yandan da koyunların sırtlarını okşuyordu. 

“Sisin dağılmasını beklesek mi halo?'

'Yok babam, göçer siste durur mu? Sen iyiden iyiye İzmirli olmuşsun da haberin yok. Kırmızı ışıkta bekler gibi sisin geçmesini bekleyemezsin. Göçerlikte bu olmaz bilirsin . Göçer ' çu!' der çıkar yola, siste başlar, dumanda sürer . '

'İyi de yıllar oldu buralardan geçmedik, kim bilir ne hale gelmiştir yaylaklar, otlaklar? Başkasının ekinini tarlasını çiğneyip başımıza iş almayalım diye söylüyordum.'

'Sen bana güven yeğenim, bana güven . Ben buraları elimle koymuş gibi bilirim. Ne tarlası olacak burda? Ben sana bir şey diyeyim mi Doğu’nun hepsi gelmiş, İstanbul’a doluşmuş. Kim merayı, tarlayı sürecek, yeni tarla açacak da sen onların ekinini çiğneyeceksin? Bak göreceksin ekili tarla bile görmeyeceğiz biz buralarda. “

'Yav halo, sen de her şeye bir şey buluyorsun.Ya birileri bizi bu alaca duman sisin içerisinde görüp asker ya da terörist zannedip de ver ederse kurşunu, o zaman ne yapacağız?.”

Halo’nun bütün keyfi kaçtı birden .

'İşte bunda yerden göye haklısan babo, Önünü çevir sürünün. Sis açılmadan gidersek kesin başımıza iş alırız ki ne almak .'

 Yol kıyısında bir kayanın daldasına çöktü. Bir sigara yaktı. Sisin içerisinde bir çocuğun elinden seken küçük bir pembe top gibi yükselen güneşe baktı. Çömelmekten vazgeçti. Islak toprağa aldırmaksızın ayağının birini altına alarak oturdu toprağa. Veysi hayvanları toplamıştı. Eşeklerden birinin torbasından çıkardığı bir kaç parça ekmeği ve bir baş peyniri getirdi yere serdiği bir bezin üzerine, Şevder'in önüne koydu.

Şevder, “Sen ye, benim iştahım kaçtı,” dedi.

 Veysi üstelemedi. Onun gibi birinin, hem de bu yaşta ,yıllardır uzak kaldığı göçerlik yaşamına duyduğu özlemle , kimselere haber vermeden , çocuklarının ve dağılan aşiretinin yerleştiği İstanbul’dan kalkıp geldikten sonra birden bire acımasız gerçeklerle yüz yüze gelmeye başlamasının kolay olmayacağını biliyordu. Aslında yapmayı düşündükleri şeyin de  çok kolay olmayacağını biliyordu ya, yine de yıllardır telefonla haberleştiği Şevder'in bu düşünü yerine getirmeyi bir borç bilmişti. Zamanında kendisine çok iyiliği dokunmuş bu yaşlı adamın yanında olmak istemişti.

“Biliyorsun halo, göçerliği keyf için yasaklamadılar. Laf olsun diye aşiretimiz kıl çadırlarını gecekonduların çatısının üzerine sermedi... Bu bizim yaptığımız zor bir iş ; ya başarır ya başaramayız. Benim demem o ki, dikkatli olalım. Hoş yarı yoldan çevirecekler biliyorum ya, gidebildiğimiz kadar gidelim, sağ salim başa getirelim bu işi istiyorum. Titizlenmem o yüzden .'

'Bilirim yeğen, haklısın. Bilirim de kabullenmek işime gelmiyor herhal . Sen haklısın. Tedbiri elden bırakmayacağız. Evelallah bir mevsim boyu bu dağlarda göçerlik edeceğiz. Son göçer, son Beritan olsak da bunu başaracağız. '

  ***

İlk hafta çok zorlandı Halo Şevder. Bir haftadan sonra Şevder daha bir açılmış, yerinde duramaz olmuştu. Yetmiş yaşının üstünde bir çaba harcıyor, bütün gün davarın peşinde koşturup duruyordu. Veysi’yle birlikte bazen bir kaç kişinin yapamayacağı işleri yapıyor, koyunları sağıyor, sütünü yol üstü köylerde ekmek, yumurta karşılığı veriyor; bazen akşamüzeri küçük yayıklarını bağladıkları bir ağacın altında saatler boyu yayık yapıyor, yağ elde etmeye çalışıyorlardı. Bütün bunları yaparken ikisi de hallerinden hiç şikayet etmiyorlardı.  Bazen sütü pişirip peynir yapma konusunda Veysi’yle saatler boyu tartışıyorlardı.

'Halo ,“diyordu Veysi ,' Biz seninle 15-20 baş koyun alıp, Çoban Dede’den Diyarbakır doğru otlata otlata götürelim, diye sözleşmedik mi? Biz öyle her sütü peynir yapmaya, yağ çıkarmaya kalksak aylarca bu dağlarda, deli-düzde kaldık demektir.”

“Niye seni bekleyen vardır ?“dedi Şevder.

“ Yoktur da ne bileyim, şehirde rahat etmek varken bu rezilliği çekmenin faydası nedir, diye düşünüyorum bazen . '

“Seni şeherin dumanlı havası zehirlemiştir besbelli .”

'Yok, babam, ondan değil ya, hani bizim ki de hayat değilmiş, Bu dağ senin, o yayla benim, bir ömür gezip durmuşuz diye düşünüyorum bazen .'

'Kime ne lo? Ben gezerim... Benim gözüm açık gidecek; ben on yıldır yaylaya çıkmamışım, on yıldır göçerlik yasak olmuştur. On yıldır aşiretimiz şeherlere tıkılmıştır. Bilemedin 4-5 sene daha yaşarım böyle. Ben göçerim! Göçe göçe ölmek istiyorum. Sen istemezsen sen bilirsin. Bin bir arabaya, git çoluk çocuğuna... Ben on beş koyunu güdemedikten sonra şehirli olmuşum ne, göçer olmuşum ne? Değişen hiç bir şey yok. Ben peyniri kendim yapıp yemek istiyorum. Marketten alınan peynir benim boğazımdan gitmiyor .”

'Ey ey, peynir yapa yapa gidelim bari .'

 

Yola koyuluşlarının on beşinci günü geride kalmıştı. Güzel güneşli bir gündü. Dağlardan düze inmişlerdi. İndikleri yayladaki terkedilmiş, insanı hüzne boğan, terk edildiğini anlamanın verdiği hüzünle bel veren dam atmalarının kimisinin üzerindeki ağırlığa dayanamayıp kırılıp çöktüğü, tek tük bir kaçının sağlam kalabildiği evlerden birine koyunları koymak, diğerinde de kıl çadırlarını açmadan dam altında sabahlamak, bir kaç günü burada geçirmek üzere gelmişlerdi.

Bir zamanlar buralarda köylüler izin verdiği sürece kalabiliyor, çoğunluk köylerden uzak, köylerin meralarını belli bir ücret karşılığı kiralayarak sürülerini otlatabiliyorlardı. Şimdiyse her yan meraydı. Sürü yoktu, göçer yoktu. Yayla evlerinin az ötesinde toprağı gittikçe artan bir derinlikte yararak taa aşağılara değin uzayan bir ırmağın sabırla oyduğu bir dere, derenin öte yakasında ise küçük bir düzlükten sonra giderek yükselen vahşi görünümlü bir tepe vardı. Arkasındaki dağlar üst üste yığılıvermiş gibi duruyordu. Aşağıdaki vadinin altlarından doğan güneş ılık kollarını vadinin her iki yakasına da açmış, esirger gibi sarıp sarmalıyordu, öksüz yeşili dağları. Şevder erkenden kalkmış, koyunları yaylıma bırakmış, günü erkenden karşılayan su kuşu gibi suya koşmuştu. Veysi sürüden ayrılan iki koyunu çevirdikten sonra dere içerisinde biraz daha yukarılarda bir yerde suyun kıyısına doğru inmişti.

Veysi tedirgindi. Kendi kendine ,' Benim buralarda ne işim var?' diye sorup duruyordu. Gece karşı dağların sırtlarına yakın yerlerde yanan ateşler görmüştü. Uzandığı yerden Halo Şevder'le söyleşir, eski günleri anarken bir yandan da kapısı kırık köy evinin kapısından karşıdaki karanlık dağları seyrederken görmüştü ilk ışıltıları. Bir yandan elini yüzünü yıkıyordu ırmağın sularında; bir yandan da tedirgin bir su kuşu gibi boynunu sağa sola uzatıyor, dağların sırtlarına bakınıyordu. Birden az ötesindeki şeyi gördü. Durakladı, bir an bu dağlarda olmadığını sandı. Gözlerini yumup açtı, hayret ve hayranlıkla ona doğru yürüdü. Evet, doğruydu gördüğü. İçinde garip değişik bir şeyler duydu. Yerinden doğruldu, ırmağın aşağılarına Şevder'e doğru hızlı adımlarla yürümeye başladı.

Irmakta abdest alan Şevder'in yanına geldi heyecanla.

'Halo Şevder, dedi. “Gel,gel bak sana ne göstereceğim .'

Birlikte ırmağın yukarısına doğru çıktılar. Bir zaman sonra durdular. Veysi heyecanlı bir sesle ,

'Bu çiçek buraların çiçeği değildir Halo ,öyle değil mi ?'

Şevder çiçeğe dikkatle baktı. Yanına çöktü. yeni tomurcuklanmıştı.

' Doğrusun ,”dedi .”Buraların çiçeği değildir .'

' Ben bunu Mersin’de, Ak Deniz'de görmüşüm. Bu çiçeğin burada ne işi vardır?”

Şevder çiçeği okşadı ,' Bu çiçek, “dedi , “senin benim gibi yolunu şaşırmış, kendini kuzeye vurmuş bir kuşun kursağında gelendir. Ölmüştür kuş. Tohumsa, buraya kök salmıştır. Bilmiştir buralara ait olmadığını ama yine de kök vermiştir ya çok şansı yoktur bence  .'

“Bizim gibi mi halo ?'

'Bizim gibi ya... Senin İzmir'e, benim İstanbul’a düşmem gibi, o da savrulmuş buralara. Sen , ben ölüp gideceğiz besbelli, çocuklarımız yeşerir mi yeşermez mi ,Allah bilir ' dedi, Şevder.

Çiçeğin dibinde hiç bir şey konuşmadan, gün iyice yükselene değin oturdular.

 

 O günün akşamı koyunlardan beşinin eksik olduğunu gördüler. Bütün aramalarına karşın bulamadılar onları. Aramaktan yorgun düşüp, soğuyan havayı iyice duyumsadıklarında çaresizlik içinde yayla evine geri dönmüş, dışarıdan görülmeyecek bir biçimde evin bir köşesinde tutuşturdukları çalı çırpının yanında, suratları bir karış, doğru dürüst bir şey yemeden, sigara üstüne sigara tüttürerek bir kaç koyuna sahip olamamanın verdiği suçluluk duygusuyla Şevder Veysi’ye , Veysi Şevder’e bağırıp durmuştu bütün gece. Sabaha doğru dalar gibi oldu Şevder. Veysi’nin sesiyle uyandı uykusundan.

'Uyudun mu ?'

“He dalmışım biraz.'

Ben sana söylememişim Halo Şevder. Dün gece karşı dağların sırtlarında ateş yakanlar vardı. Günahı vebali boyunlarına ya, onlar götürdüler koyunları.'

“Boş ver koyunları da yat biraz.'

'Yatmasına yatacağım da, uykum gelmiyor.'

'Öyleyse yıldızlara bak .'

“'Bakıyorum. Allah seni inandırsın, bizim koyunlar gibi kayıp gidiyor yıldızlar da ,' dedi Veysi .

 Gülmeye başladı Şevder. ' Allah belanı vermesin, dedi. Bu da nereden geldi aklına ?'
'Ne bileyim ben . Hani diyorum ki elindekine sahip olamayan bir biz değiliz her halde,. Allah babanın yıldızlarını da birileri çalıp duruyorlar. '

“Tövbe estafirullah de! '

'Ne bileyim aklıma geldi birden. Allahım sen günah yazma.'

'Veysi keko, ben koyunların peşinde değilim, yanlış anlamıyasın, Benim derdim başka.' dedi huzursuz bir sesle.

'Nedir ?” dedi Veysi . Sonra heyecanlı bir sesle ; “Gördün kayan yıldızı!' diye yattığı yerden sağına doğru doğruldu; sol eliyle bir köşesi uçmuş damdan görünen, karanlık mavi göğü, oynaşan kayıp düşen yıldızları göstererek.

“Ya sabır “ dedi, Şevder,'Benim halıma bak, bunun derdine bak. Yarın yüzbaşı tepemize binerse sen yıldızları görürsün. “

Niye yüzbaşı'ya ne yıldızlardan?.”

'La havvela!...Yahu kardaşlık seni dağ havası iyice çarpmıştır,” dedi, Şevder .Yattığı yerden doğruldu oturdu. Yıldızların ışıltısının aydınlattığı gövdesi bir eski zaman kilometre taşı gibi görünüyordu.

Veysi arkadaşını süzdüğü zaman dilimi içerisinde işin ciddiyetini kavramıştı.

'Hakikat ya!' ,diyebildi.

'Hakikat ya!Karayazı'da yüzbaşının imzalayıp verdiği kağıtta on beş koyun yazmıyor mu ; adam bize demedi mi biri eksik olursa vay halinize,diye?”

'Dedi de biz ne yapalım, çaldırdık koyunları deriz, soran olursa.'

'He onlar da bize inanacaklar,” dedi, alaylı bir sesle Şevder.

'İnanmazlar mı ?'

'Cık,' dedi Şevder.

Veysi de dikeldi oturdu.

'Peki ne olacak ?'

'Bilmem... Ama inanmayacakları kesin. İki tane eşşek kadar adam, iki eski toprak Beritan'lı, on beş davardan beşine sahip olamadı, çaldırdı diyeceksin ,onlar da inanacaklar . Buna kim inanır kardaşlık ?'

'Valla ben inanmam,' dedi Veysi.

'Ee, yüzbaşı niye inansın ki... Zaten adam demişti bize; 'Siz bir halt çeviriyorsunuz, açığınızı yakalarsam yakarım canınızı ,'demişti.

Sabah olmuş, ortalık ağarmaya başlamıştı. İki yaşlı adam öylece, kımıltısız, oldukları yerde bağdaş kurmuş, konuşuyor da konuşuyorlardı.

 Uykusuz geçen bir gecenin bezginliği ve yılgınlığı yüzlerinden okunuyordu her ikisinin de. Kapının önüne çıktılar. Ellerini, yüzlerini ırmağın kıyısındaki o garip bitkinin yanında yıkadılar. Sonra Veysi kapısına tahtalarla örttüğü köy damındaki koyunlara bakmaya gitti. Şevder, yattıkları evden biraz ekmekle bir parça peynir, iki baş soğan ve bir kap içerisindeki bir gün önce mayaladıkları taze yoğurdu getirdi; gün ışıklarının tatlı tatlı yansıdığı evin duvarının hemen dibine, yeşil otların üzerine koydu. İçeriden çıkardığı çullardan birini kendi altına birini de Veysinin oturması için sağ tarafına koydu. Veysi elindeki kaptaki yeni sağdığı sıcak sütle geldi. Tembel tembel kahvaltılarını yaptılar, yerlerinden kalkmadılar.

Veysi birden heyecanla fırladı yerinden ; ' Duydun? 'dedi.

'Neyi, askerler mi geliyor ?'

'Yok babam, koyun melemesi! Sen de duydun ?'

'.Gece senin başına yıldız- mıldız mı düştü kurban olduğum? Koyun bu meler elbet, bütün gün meleşip durur işte. '

'Yok babam, bu meleme bizimkilerden değil, uzaktan, dereden yana geliyor ', dedi Veysi ayağa fırlarken.

 

İki yaşlı adam dereden aşağıya bir kağnı tekeri gibi sağa sola yalpalayarak, koşarak inmeye başladılar. Çiğ düşmüş otların üzerinde bazen kayıyor, dengelerini kaybediyor, düşüyor, sonra yeniden kalkıp koşuyorlardı.

Kuşburnu çalıları ellerini yüzlerini dalıyor, kanatıyor, dikenlerine takılan giysileri paralanıyordu. Bu iki koca yaşlı adamın çıkardığı gürültüyle, daha kanları ısınmamış, uyuyan bütün börtü böcekler, açılmamış çiçekler uykularından uyanıyor, kertenkeleler, kurbağalar, yaprak altlarında uyuyakalmış kız böcekleri, kelebekler korkuyla sağa sola kaçışıyorlardı.

'Derenin öte geçesinden geliyor sesleri Veyso,'diye bağırdı arkalardan Şevder.

 'He, he.!'

Önden Veysi, ardından Şevder gürültüyle daldılar ırmağa. Veysinin sıçrattığı sular adam boyuna çıkıyor , sonra dalga olup kıyıya taşıyordular .

'Lav yavaş, baştan ayağı beni çimdirdin!'diye bağırıyordu, aynı hızla ardından suları yararak seğirten Şevder.

“Boş ver halo;yüzbaşıyı düşün ataşın yükselir ,ossaat üstün başın kurur .'

 'He vallah doğrusun...'

 Veysi, ırmaktan sonra tırmandığı tepenin üzerindeki kayaların altında, eski zaman mağaralarından birinde dört koyunu birbirlerine sokulmuş bir durumda bulduğunda, hırsından yan gelmiş yatan koyunlardan bir ikisini ayağının ucuyla tekmeleyip kaldırdı, bir dolu küfretti sonra. Şevder arkasından nefes nefese tırmandı, yamacı çıktı geldi. Koyunları gördüğünde derin bir nefes aldı olduğu yere çöktü.

“Hay sizin sahibinizi!...”dedi, sustu,küfür etmedi.

Veysi de geldi yanına oturdu. Birbirlerine baktılar. Şevder önünde toparlak bir çoban gibi savrula yuvarlana koşan Veysinin halini gözlerinin önüne getirdi, bastı kahkahayı.

'Neye güldün halo?..'

'Sana keko sana... Dün bu kadar hevesle arasaydın, biz bu koyunları bulmuştuk. Nasıl ki duydun yüzbaşıyı, tilki gibi ossaat buldun koyunları .'dedi.

Veysi gülümsemekle yetindi. Elini cebine attı, sigara paketini çıkardı. Canı bir sigara tüttürmek istiyordu. Ne var ki paketteki sigaralar sırılsıklam olmuştu.

Paketi kaldırıp fırlattı. Şevder sigarasını çıkardı sonra.

'Bak benimkiler iyi durumda.' Birer sigara aldılar. Şevder, Nikelajlı muhtar çakmağıyla bir kaç kez denemeden sonra yakabildi sigarasını. Sonra yanan sigarasını uzattı Veysi’ye. Veysi sigarasını yaktıktan sonra derin bir nefes aldı. İkinci nefesinde gözlerini az evvel indiği karşı yamaca dikti sonra öfkeli bir sesle,”Hay sizin keçikinizi!...* “ dedi ,öfkeyle ayağa kalktı. Şevder arkasına bakmadan “Gene ne oldu kirva?' dedi.

'Arkana bak da gör,”dedi, “Bütün koyunlar, eşşeklere kadar peşimize takılıp gelmiş .”

Gerçekten de , on koyun ,iki eşek , bir at arkalarından koşmuş ,derenin öte kıyısına değin gelmişlerdi. Şevder gülmeye başladı.

'Ula Veyso ,bu hayvanların heppisi de bizim gibi deli divana çıktı .' dedi. Birlikte gülmeye başladılar.

İki adamın dur durak bilmez kahkahaları ırmağın aktığı vadinin yukarılarına doğru dalga dalga yayılıyordu. Neden sonra Veysi ,”Halo yahu ,”dedi, “Bu iş deyesen bizim yiyeceğimiz bir bok değil. Buralarda per-perişan olacağız.'

Şevder sustu. Veysinin yüzüne baktı,

”Sen ne diyiyisen lo?, Çı di beje? Seni anan beri *de doğmadı mı? Beni anam göçerde Bingöl dağlarında doğurmamış mı? Son bir kaç yıla kadar ömrümüz günümüz göçerlikte dağların başında, hayvanların ardında geçmedi mi ?Ne demek ,’bizim yiyeceğimiz bok değil?’...Ayıbe lo!Ayıp sana!.'

“Vallah doğru dersin ya, en azından bana göre bir iş değil gibi,”dedi. 

Sonra hiç konuşmadan önlerine kattıkları koyunları ırmağın karşı kıyısına sürdüler. Karşıya geçip yamaca düşmüş sabah ışıklarına ulaştıklarında durdular. Ağır hareketlerle sırılsıklam olmuş şalvarlarını çıkardılar, ceketlerini ve mintanlarını kuşburnu dallarının üzerine serdiler. Yine hiç konuşmadan şalvarlarının sularını sıktılar. Çalıların üzerine attılar. İki ihtiyar adam, atlet ve uzun paçalı donlarıyla bir ara bakıştılar, sonra her biri etraflarına bakınarak birer çalı kümesinin arkasına gittiler. Donlarını ve gömleklerini çıkarıp iyice bir sıktılar. Yeniden giydiği atleti ve paçalı donuyla ilk gelip güneşin alnına, toprağa uzanan Şevder oldu.

Yattığı yenden koyunları saydı. Sonra ,

'Veyso, “dedi. “Şeher seni çok bozmuş, sen eski Veyso değilsin. İki gün iki gece gözünü kırpmazdın sen .Nene hastalandığında sırtında  on beş kilometre yol gitmiş,şehere kadar durmamıştın. Şimdi ne oldu sana böyle,on yılda bu kadar değişir mi bir göçer ?. Senin damarlarında göçer kanı dolaşıyor. Sen nasıl böyle değişmişsin, anlayamadım,”dedi.

Çalıların arkasından başı önünde çıkıp gelen Veysi, düşünceli bir yüzle yanına çöktü Şevder'in .
'Bende göçerlik möçerlik kalmamış halo . Ben artık İzmir Kemer altı’nda pazarcı olmuşum. Amma sanki sen farklısın. Sen erkekliğe bok sürmüyorsun ya , sen de artık şeherli olmuşsun . İşin çoğunu bana yaptırmaya bakıyorsun. Gece nöbetlerinde uyukluyorsun .'

Şevder sırt üstü uzandı gözlerini kapadı. Kendini sabah güneşinin tatlı tatlı ısıtan, baştan çıkartan kollarına bıraktı. Cevap vermedi.

      ***

Göçerliklerinin bir ayını geride bırakmışlardı. Günleri güneşin insanı okşayan sıcaklığının serin yayla rüzgârlarına yoldaşlık ettiği saatlerde ya hayvanların peşinden koşturup durmakla, ya da sabırlı bir yavaşlıkla tepeleri aşmakla geçiyordu. Geceleri kalın yün yorganlara sarılıp, dışarıda yıldızların içerisinde, saman yolunun altında yatıyorlar; saatler boyu seyrettikleri gökyüzünden yorgun gözlerine yıldızlar doluyordu.

 Şevder biraz zorlansa da iyi kötü götürüyordu işi ya, Veysi iyiden iyiye bozulmuş, yorulmuş, dayanmanın sınırına gelmişti.

Kimi günler bir kaç günlüğüne hayvanları gütmeye, sağlamaya sütünü götürüp yakın köylere satmaya yardım edecek genç köylüler kiralıyorlardı.

Bir akşamüstü koyunları yayan genç köylü heyecanla yanlarına doğru geldi. “Halolar,”dedi, “Koyunlardan üçü öldü... birden ağızları köpürdü, ne oldu bilmem, titreye titreye öldü gittiler. Vallah ben bir şey yapmamışım .'

Veysi, koyunların öldüğü yöne giderken ,

“Yapsaydın zaten, ölmezlerdi,guro keri*,” dedi ,söylenerek.