Ana Sayfa
 
ERKAN KARAGÖZ'ÜN KİTAPLARI



OYY MADIMAK!

                                              

 

Ali Karatepe’ye

 

 

                                              

            Elindeki kalem ak kağıdın üzerinde sessizce kayıyordu.

            'Onüç yaşlarında,yüreği ağzında bir kız çocuğu, elinde bohçasıyla                                                                       köşe başındaki çeşmenin önünde belirdi  ve ansızın çıkan ve  yiten                                                                             bir  hortum  gibi  kayboluverdi,.'

 

            Durdu eli birden.Radyoda , Yurttan sesler Korosu’nun ağır aksak bir ezgisi çalınıyordu :

            'Teke tüke sakalın ,oy madımak!'

            Kalemi bıraktı. Kalem, büyük  bir gürültüyle  yazıların üzerine düştü. Sözcükler havalandı, heceler uçuştu.

                                               x x x

            Basık tavanlı mahalle bakkalının kapısından , toza yenik düşmüş  sokağı görebiliyordu.Sokağın  sağına  soluna  sıralanmış  yorgun dut ağaçlarının  yaprakları , tozlu bir yeşilliğin  ağırlığıyla  gölgelerine  sığınmış  bir kaç küçük çocukla,  bir  yandan yün örüp , bir yandan da  aralarında usul usul  söyleşen ağzı  yaşmaklı  iki  yaşlı kadını güneşten esirgiyor gibiydiler.                                                                       

Yaşlı bakkalın sesleriyle irkildi;'Boş ver  be  beyim.  Senin  gibi okumuş  birinin neyine, seni aramayanı aramak, istemeyeni istemek?  Hem unutulmuşu eşelemenin kime ne faydası var ki ?', diyordu.                                                    

            Adam, günlerdir beklediği yanıtı alamamanın verdiği bir düş kırıklığını yaşıyordu.'Haklısın be dayı, haklısın, diye mırıldandı.

'Hadi kal sağlıcakla .'

'Varsa bir kartını bırak beyim, bakarsın günün birinde bir soran olur seni .'                          

Küçük  ve  karanlık  mahalle bakkalından  dışarıya  çıktığında, sonbaharın  serin  yelini  yüzünde  duydu. Bir zaman olduğu yerde durdu.  Sigarasından  derin  bir  nefes aldı.Onu gördü. 'Yine o delikanlı ', diye mırıldandı.                                                                                                 

  Günlerdir  kendisini  izlemekten  bir an olsun  vaz geçmeyen, on yedi-on sekiz’lerindeki kara yağız  delikanlı   yine  sokağın  karşı  köşesinde durmuş; kendine  bakmaktaydı.

 'Hiç değilse  sen  varsın. Kendini gösterecek  denli  yüreklisin  ya , varsın  bakışların  dostça olmasın ...Ah acemi  yeğenim ah , öyle mi içilir sigara ?'                                                 

  Ona bir kaç kez yaklaşmayı denediyse de, başarılı olamamıştı. Biraz yakın olduğunda, delikanlının gözlerindeki tehdit,  yerini paniğe  bırakıyor, hızla gözden  yitiyordu.                                                                                                                                                    

                                               x

            Otel odasındaki yatağında, sırtüstü yatağa uzanmış, gözlerini  tavana dikmişti.

Kendisini bu  küçük Anadolu  kasabasına  iten; anlatılmaz  duygular içerisinde   kimliğini  bile  bilmediğini  insanları aramaya   yönelten  şeyin  ne  olduğunu  düşündü,  bir  kez  daha .                      

             Buralara gelmesinin nedeni, annesiydi. Onun suskun ve garip yalnızlığını duya  duya  büyümüştü.   En sevinçli anında bile gözlerindeki o donuk parıltıyı görebiliyordu.  Geçip giden onca yıl, bu gizi çözmeyi, paylaşmayı denemiş  ama  başarılı olamamıştı. Bir yanıt alamamıştı.

            O korkuyla kilitli dudaklar, her seferinde aynı baştan savma sözcüklere yanıtlamıştı onu:                                                                                               

            'Senin aklın ermez .'                                                                                                            Annesi artık yoktu. Dünün o  meraklı çocuğu artık  elli'sini geçmiş olgun  bir insandı . Geçen yıllar boyunca bıkıp usanmadan yinelediği soruların çok az bir kısmına yanıt bulabilmişti.

            Annesinin henüz daha on üç'ünde ve bu küçük kasabanın bir yerindeki evlerden birinde, çocukluğunu  aşmaya henüz  başladığı yıllarda,  tanıyıp gönül  verdiği,  Alevi   bir inşaat  işçisi olan   babasına  kaçışıyla   başlayan o  hazin öyküsünü anımsadı  yeniden.

             

            Bir Alevi’ye gönül vermek, geçmişiyle bütün bağlarını koparmıştı. ele avuca sığmayan, al bir tay gibi savrulup gitmişti, bilmediği düşleyemediği  bir geleceğin içine .                                

 Bu kaçış ve  uzak  bir  kente  gidişle, yaşamında  bir yandan yeni sevinçler  başlarken, bir yandan da, on üç'ünde  kopuveren  ana-baba   ve kardeş  bağları, onulmaz  hale gelmiş; annesinin yakınlarının babasını bir kaç  kez öldürmeye  kalkışmalarından  sonra, bir kentten diğerine korkulu ve acılı  kaçış  yılları  başlamış; geçip giden  onca yıl  içerisinde  'Seni  defterden  sildik  '  diyen   bir  kağıt  parçasından  başka  ses  veren  hiç  bir şeycikler olmamıştı.                                  

            Annesinin yıllar önce bir atın terkisinde gerilerde bıraktığı bu küçük kasabaya gelmişti. Onun bir yaşam boyu gizlemeye çalıştığı özlemini duyduğu şeyleri bulmaya kafasına koymuş, o anlamsız öfke bitsin, unutulan o güzel duygular yeniden tadılsın istemişti. Oysa bu küçük kasaba, daha gelişinin ikinci günü dilini yutmuş, kocaman sağır bir duvar olmuştu.  Kimseler, hiç bir şey bilmez olmuştu.                                                                                

            Annesinden öğrenebildiği tek şey, evlerinin bulunduğu sokağın başındaki, şimdilerde dökülüp kırılan süslü işlemeleriyle artık zamana direnmemeyi öğrenmiş, suyu soğulmuş, ak taşlı pınarın varlığıydı.' Annesinin çok nadir de olsa iç çekerek yadettiği; damlarında  akşam yelinin  üstelemelerine dayanamayıp  nazlı nazlı salınan süpürge otları  biten  kerpiç   evlerden  hiç bir şey kalmamıştı. Toprak ve kerpiç, yerini kırmızı  kiremitlere, battal  briketlere  bırakalı  çok olmuş gibiydi.

            O artık kimselerin yüz vermediği, başına toplanmadığı; fısıltıyla akan suyunu kovalarına doldurmak için birbirini itip kakmadığı pınarı bulmakta zorlanmamıştı.  Sokağı bulduğunda, en fazla bir kaç saat sonra, annesinin geçmişinde bıraktığı insanlara elini uzatacağını düşünüyordu.  Girdiği mahalle bakkalında, tezgâhta oturan genç , 'Sen sonra bir uğra abi, ben bir soruşturayım, belki dedem bilir ' demişti. Bütün öyküyü anlatmıştı ona . Niçin aradığını, kim olduğunu...   Sonraki günleri kasabanın yaşlılarına sorular sorarak  geçmişti.  Üzerine çevrilen kuşkulu bakışların çoğunun ardında inanmamışlık vardı. Bütün söylenenler bu ailenin yıllar önce büyük kentlerden birine göç etmiş olduğuydu.  Fakat o, onların çevresinde dolaştıklarını sezinliyordu. Yalan söyleniyordu kendisine. Biliyordu. Belki de  şu uyuşuk  koca gövdeli otelci, dayısıydı. Belki de  odalara  bakan güler yüzlü  delikanlıyla, hısımdılar .                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                          

 

            Uzandığı yataktan usulca doğruldu. Saatlerdir öyle  kımıltısız  uzanmış, tavanı  seyrediyordu. Pencereye doğru yürüdü. Bir zaman, hiç bir şey düşünmemeye çalışarak, loş ışıklı lambaların aydınlattığı, karanlık gecenin içine doğru yitip giden sokağı seyretti.  İnsanlar güz rüzgarının yakıcı kamçısından kaçar gibi birer ikişer savuşuyorlardı. Yel, önüne kattığı  kuru diken  topaklarını, tozları  meydan okur gibi dört  bir  yana  savuruyordu. Bir adam sırtını yele dönmüş, avuçlarına hapsettiği bir kibritin yalazında sigarasını yakmaya çalışıyordu.                    

Birden müthiş bir sıkıntı bastı içini. Bir an önce içinde bulunduğu bu odadan da, bu kasabadan da çıkıp gitmek isteği uyandı. Kalktı, aşağı indi.

 Oturma salonunda birkaç kişi oturmuş, çıt çıkarmaksızın televizyon seyrediyorlardı.  Geçti aralarındaki bir koltuğa ilişti. Ortadaki sehpanın üzerindeki gazete’ye uzandı.  İki gün öncesinindi. Sıvas’taki otelde yakılanları aydınları yazıyordu. Sıkıntısı  bir kat daha arttı, bıraktı gazeteyi.

             

            Gözlerini açtığında, oturduğu koltukta  içinin geçtiğini, uyuyakaldığını anladı. Televizyonun kapandığını, ışıkların söndürüldüğünü, kapının önünde yanan kirli sarı  lambanın ışığının  belli  belirsiz aydınlattığı   bankın arkasında, yarı uykulu gözlerle  arabesk müzik dinleyerek,  sabaha doğru gelecek trenden  bir kaç müşteri çıkar umuduyla sabahlayan otel  katibiyle, kendinden  başka  kimselerin olmadığını  gördü. Saatine baktı. Sabahın üç’ünü bulmuştu.  Canı kalkmak istemiyordu. Oturduğu koltuğa iyice gömüldü. Gözlerini kapadı.                                                    

            Sabahın ilk ışıkları, kirli pencerelerin ardından içeriye ulaşmaya çabalarken çoktan  kararını  vermişti,  dönecekti. Ne kendisini izleyen delikanlı, ne de dün sabah suratına  dikdik  bakıp, öfkeyle yere tüküren  yaşlı adam  ve diğer  tanımadığı akrabaları, hiç ama hiç  birisi  sevinmemişlerdi  geldiğine. İstenmediğini artık biliyordu. O, onların gözünde bir Alevi'ydi ve bağışlanamaz büyük bir suçun ürünüydü. Yıllar öncesinin  o küçük kızının  sevgisinin  çoktan gömülmüş; onun  yerine  yüreklerde  öfke ağacının  dal budak  salmış, çiçeğe  durmuş olduğunu  kabul etmek , anlamak istememişti ama öyleydi işte.                                                                                                                  

                                               xxx

            Çantasını alarak otelden  çıktı. Sokak bomboştu. Daha evlerin arkalarında olan güneş,   bir çoğu tek katlı, tek tük  de  bir kaç  katlı  olan evlerin uzun gölgelerini, sokağın  öbür  yanındaki evlerin üzerine  düşürüyordu.

            Garip bir sezgiyle geriye doğru baktı. Gerilerde,  sokağın öbür başında, o günlerdir peşinden ayrılmayan delikanlıyı gördü. Tedirgin oldu. 'İster misin  çekip  vursun  seni ?' diye geçirdi içinden . Adımlarını hızlandırdı. Günü kapılarının önünü temizleyerek karşılayan bir kaç esnaftan, içeriden dışarıya taşıdığı meyve kasalarını dükkânının önündeki kaldırıma özenle sıralayan bir manavdan başka kimseler yoktu.  Bir sokak köpeği, biten gecenin ardından, ard ayakları üzerinde gerinerek esniyordu.

           

 

            Kasabanın küçük otobüs terminaline ulaştığında,  delikanlı gözden yitmişti. 'Muştulamıştır  şimdi; ''Piç akrabamız ,o Alevi  tohumu  çekip gitti,  demiştir .Belki  de  o yere  tüküren ak sakallı adam  ; ''biraz  daha  kalsaydı  öldürtecektim alimallah !'' diye efelenmiştir  mutlaka' ,diye  mırıldandı  kendi kendine .Yüzünde  buruk bir ifade  vardı..                         

Ayrılık gelip çatmıştı işte. Belki de  son  kez gördüğü  bu küçük  kasabadan da  ,onun  varlığından  haberleri  bile olmayan , sessiz ve sakin insanlarından da  bir daha görüşmemek , karşılaşmamak üzere  ayrılıyordu. Her şey hiç başlamadan bitiyordu işte.  Eşinin ve dostlarının yola çıkarken söyledikleri olmuş, düşleri, düş kırıklığına dönüşmüştü.           

            Otobüsün hareket etmesine daha vardı. Yine de geçti yerine oturdu. Arkalarda bebesini emziren bir köylü kadınla, sürücü koltuğuna yanlamasına oturmuş,  arabanın radyosunu karıştıran, istasyonlarından birinden diğerine geçen muavinden başka kimseler yoktu. Dışarıda  bir  bozkır  sonbaharının  deli oynaşı  çılgın  bir   sabah yel i başlamış, tozu dumana katıyor; garajın arkasındaki  kavaklar, sararan  tozlu  yapraklarını  bırakmak istemiyormuşçasına , hışırtılarla  bir o yana  bir  bu  yana  savruluyordu.              

              Arkasına yaslandı. Derin bir iç geçirdi. 'Oyun bitti', diye mırıldandı. Sonra, göz kapaklarını son gösterisini yapan bir tiyatronun perdeleri gibi usulca kapadı.

            Aniden bir küçük çocuk belirdi kapısında otobüsün. Aceleyle tırmandı basamakları. Elindeki kağıdı avucuna tutuşturduğu gibi savuşup gitmesi bir oldu. ikiye katlanmış  kağıdı açtı. Kargacık burgacık yazıları güçlükle okuyabildi'

            'Yine gel e mi ?'

           

Arabanın radyosundan, Yurtan sesler Korosu’nun  ağır oynak  bir  ezgisi yayılıyordu

“Teke tüke sakalın, oy madımak!”                            

                                               x x x

            Kalem, güçlükle doğruldu düştüğü yerden. Üstündeki harfleri silkeledi. Yazmaya başladı:

 

            'Al bir kısrak, yitiyordu gözden. Üzerinde,

 Kara yağız, koca yürekli bir adamla, korkuyu beline

 dolamış bir küçük kız vardı. Yollar bulut bulut  savruluyordu.'

(Yeni Papirüs 'de yayınlanmıştır.)