Ana Sayfa
 
ERKAN KARAGÖZ'ÜN KİTAPLARI



KILIK DEĞİŞTİRMİŞ BİR PRENS (ÖYKÜ)

                                                                                                                                                                                   Başı önünde, kararsız adımlarla yürüyordu.  Sakalını hiç duymadığı bir duyguyu tadarmışçasına uzun uzun kaşıdı. Kocaman vitrinlerine büyücek yazılarla 'Olay Var  ' yazılı olan bir mağazanın önünde durdu. Işıldayan camlarda kendini seyretti bir zaman. Belli belirsiz gülümsedi. Gülümsemeyi denedi belki de. Sağlam tek eliyle sakallarını kavradı. 'Üç aylık sakal ulan, diye mırıldandı. 'Üç aylık aç, üç aylık işsiz ...'                                  

Yürüdü. Ayaklarını bezgin bezgin sürüyor, o pembe taşlı parkeleri kazıyıp atmak istiyor, hiç bir şeyi ama hiç bir şeyi umursamıyor gibiydi.

Ne pantolonunun yırtıklarından kirli ve uzun donunun bir görünüp bir kaybolması; ne de kolunun sakatlığı umurundaydı. Yaşama arzusu kopmuş, sonsuz ve dipsiz bir kuyunun içinde savrulup gidiyordu. Kaygılı gözlerle çevresine ürkek ürkek bakıyordu. İnsanların bakışlarına alışamamıştı daha. Kahroluyordu. Onlarca, yüzlerce, binlerce gözün üzerinde olduğunu, kiminin tiksindiğini, kiminin küfrettiğini, kimilerinin acıdığını, alayladığını biliyordu. İzlendiğini, ezildiğini, bakışlarla lime lime edildiğini görüyor; bu yüzden çoğu kez başını bir kez olsun kaldırıp da bakmak istemiyordu insanlara.  Onun özlemini duyduğu şey sıradan bir insan olabilmekti sadece. Kimselerin acımadan, alaylamadan, aşağılamadan bakacağı ve belki de hiç fark etmeyecekleri bir insan olmak istiyordu. Olmuyordu, olamıyordu.

 

   Üç koca ay boyunca kocaman ve kara binaların sindiremediklerini kentin devinimsiz göğüne kurum kurum kustuğu, karbonun ölüm olup indiği sokaklarında bu koca kentin, milyonlarca göz yiyip bitirmişti kendisini. Hele de onurunu... Sanırdı ki insanlar ona baktıklarında onun bir kaşık sıcak aşa hasret küçülmüş, büzüşmüş midesini, o midenin bir köşesinde çalkanıp duran kırıntıları görüyorlardı. İşte bu yüzdendi ki onu her gördüklerinde yüzlerini ekşittiklerini düşünürdü çoğu zaman.  

Bugünse her günkünden farklıydı. Bu gün o duyumsamayı unuttuğu umudu vardı içinde. Umudu avucunda sıkılmaktan kırış kırış olmuş küçücük kağıt parçasındaydı. Sanki kâğıdın o kırışıklıkları arasına direncini, geleceğini, varını yoğunu gömmüş de kayıp dökülmesinden, uçup gitmesinden korkuyormuşçasına sıktıkça sıkıyordu avucunu.                                                         

   Birbirlerini omuzlaya iteleye gelip geçen insanlarla kaynaşan kaldırımların kıyıcıklarına ilişmiş seyyar satıcıların, piyango biletçilerinin önünden bezgin ve yılgın adımlarla geçtiği zamanlar öylesine çoktu ki. En çok da simit tablalarına takılırdı gözü. Yine öyle olmuştu işte.  O üst üste onca gayretle dizilmiş simit kümesini imrenerek izlemek açlığını daha da depreştirmişti.                     

 —Alacan mı hemşerim?                                                                                                                 

 —Alacam, ama sonra...                                                                                                             

 —Kenara çekil o zaman, kısmetime engel oluyon.                                                                              

—Olur, dedi kendisinin bile güç işitebileceği bir sesle. Yutkunarak yürüdü. Sakat kolunu bedenine bastırdıkça bastırıyor; içinden bildiği bütün duaları okur gibi; dinine, kitabına, Allahına; sakatlığına, geçmişine, geleceğine, işçililiğine, işsizliğine küfürler ediyor; yazgısına kargış yağdırıyordu durmadan.    

   Aylar boyunca, Kızılay’ın bitmek bilmeyen kaldırımlarında attığı her adımda için için yıkılmıştı. Mutluluğun onayını almamış bir umut eviydi içinde yıkılan. Yanı başından bir dolu insan gelip geçerdi de kimseler bu korkunç yıkımın kulak tırmalayan seslerini duymazdı. Ne ki aylar sonra ilk kez bu gün o da, akıp giden insan selini umursamıyordu. Onlardan, bakışlarından rahatsız olmuyordu. Ne kaldırımları dolduran kızlı erkekli sarmaş dolaş guruplar, yürüyüşleriyle davet eden seviciler, sevdiriciler, eşcinseller, kıpır kıpır parmaklı yankesiciler ve ne de elbiseli süs köpekleriyle gezintiye çıkan içi geçmiş makyajoman kadınları umursuyordu.  Ki çoğunluk onları gizli gizli süzmek, onların yerine geçmek ve bazen de onlar gibi olmayı düşlemek onu rahatlatıyordu.  

 

     Kopan halat ve gürültüyle boşluktan akıp gelen kepçe umudunu umutsuzluğa dönüştürüvermişti bir anda. Asansörün değişmez gürültüsü homurtuya dönüşürken, omzuna inen harç dolu kepçe, çığlığını, parçalanan bir kolun dudaklara yansıyan acısına karıyordu.  Arkadaşları onu hemen kapıp götürmüşlerdi, hastaların olduğu ama ilgilenenin bulunmadığı bir hastaneye. Olan biteni kavramaya çalıştığında ise çok geç olmuştu. Kolunun dirsekten aşağısı yoktu. Sağlam kalan eline bir aylık yevmiyesi tutuşturmuş, işine son verilmişti. Sendikası, sigortası olmamıştı hiç bir zaman. O artık işe yaramaz bir sakat, işe yaramaz bir inşaat işçisiydi. Yaşamını şantiye binalarında, işçi dostlarının hemşeri ve emektaşlarının yardımıyla sürdürür olmuştu. Üç koca ayın özeti buydu.

 

   Her sabah erkenden uyanır, yap-satçı ve taşeronları gelmeden; daha doğa gözlerini sabaha açmadan kente doğru savuşurdu. Günün ilk ışıklarını, kurulu saatlerin çalan zillerini, düşen ilk yağmur damlalarını sokaklarda karşılardı. Yap-satçıya yakalanmasının, hem onun hem de diğer dostlarının kovulması demek olduğunu biliyordu. İşçilerin paydos saatlerine değin ayrılmazdı sokaklardan. Gün batarken, sokaklar sokak lambalarının yalancı, ısıtmayan ışıklarına bulanırken şantiyenin yolunu tutardı.  Gitmeyen ayaklarıyla, kristal bir vazo gibi bin parçaya bölünmüş onurunun sancılarıyla kıvrana kıvrana gelir, otururdu dostlarının arasına. Kutsanan bir şeye tapınır gibi olurlardı akşam yemeğinin etrafına yığıldıklarında. Zor olan tam da buydu. O içine emek doğramadığı çorbaya kaşık sallamanın, inanmadığı bir tanrıya tapınmak gibi ikiyüzlü ve aşağılayıcı olduğunu biliyordu ve bundan müthiş rahatsızlık duyuyordu.

Memlekete dönmek? Ne yüzle, nasıl?...                                                                       

Akıp giden bir özel otodaki genç güzel kadını aldı gözleriyle; koluna taktı bir çırpıda.

'Yok ' dedi kendi kendine.'Anasını belleyim böylesi yaşamın... Yaş otuz sekiz... Tam on bir yıl. Ne bir eş, ne bir iş. Üste de kolumu verdim. Hay geçmişini! Vazgeçti düşünmekten.  Kadını uzaklaşan otodaki koltuğuna gönderdi. 

Avucundaki kağıtta yazılan adres buralarda olmalıydı.  Birini durdurdu. Adresi sordu. İyice bir tarif etti adam.  Eliyle öteleri göstererek, 'Ama önce karşıya geçmen gerekir ', dedi.

   Yeşil ışığın yanmasını bekleyen insanların arasına karıştı. Bulaşıcı bir hastalık yayıyormuş gibi kimselere dokunmamaya, sokulmamaya çalışıyordu. Onların da aynı çabayı harcadığını biliyordu. Bekleşenlere bir lisenin cıvıl cıvıl gençleri karıştılar. Bu genç insanlar onun yitirdiği ve hatta çoğunluk hiçbir zaman sahip olamadığı özlemlerini, düşlerini anımsattığından bu insanlara karşı hep korkuyla karışık garip bir kıskançlık duyuyor; onların gözlerine çarpmaktan dehşetli korkuyordu. Bir genç kız, 'bakar mısın? Diye seslendi kendisine; hafiften omzuna dokunduğunu hissetti. Döndü. Genç kız parmakları arasında tuttuğu parayı uzatıyordu.

 'Alır mısın?'                                                                          

'Hayır,' anlamında kaşlarını kaldırdı.'Sağ olasın, dedi yutkunarak. 'Ben dilenci değilim.' sonra hızla önüne döndü; karşıya geçen kalabalığın arasına katıldı.                                           

'Dilenci değilmiş! Çalımına bakın be,” dedi birisi. Bir diğerinin kahkahası çalındı kulağına ,'Kılık değiştirmiş bir prens!'                                                                                                   

Kahretti kendine. Bir kaç damla yaş yuvarlandı göz çukurlarından. Burnunu çekti sesli sesli.

  'Prens dediğiniz ne bok ki, diye mırıldandı .'İki danayı bile güdemeyen bir dürzü... bi bok gelseydi elinden prens mi olurdu? Genzini yakan havayı derin derin soludu. Gözlerini çevresinden ayırıp ayaklarının devinimine çevirdi. Bir zaman sonra onları da izlemekten sıkılarak o her zaman yaptığı gibi vitrinleri dolaşmaya başladı gözleriyle. O güzelim, el değmez vitrinlerde ne varsa bir bir alıyor, giyiniyor, beğenmiyor, birini çıkartıp bir başkasını sırtına geçirdiğini düşlüyordu.  Kimileyin bir etekliği, sutyeni giydiğini düşünüyor; hali gözlerinin önüne gelince belli belirsiz gülümsüyordu. Derken önünden geçtiği pastane vitrinlerindekileri yağmalamaya koyuldu.  İyiden iyiye acıkmıştı.                                                                                                 

   Koca bir yapının önüne gelince durdu. Hanın girişindeki tabelaları okumaya başladı. Asansöre binmedi. Merdivenleri ağır tırmanmaya başladı. Sağlam eliyle gömleğinin dışarı sarkan eteklerini pantolonunun içerisine sokuşturdu aceleyle. Çeki düzen verdi üstüne başına. Kapının kolunu aşağı bastırdı. Küçük ama aydınlık bir odanın bir köşesine yerleştirilmiş bir masa, bir kaç sandalye ve masanın yanından başka bir odaya açılan bir kapı vardı.  Koltukta oturan iri göbekli adamın yüzünde leğen gibi geniş yağlı kalçalarını oturduğu koltuktan kurtaramıyormuş gibi sıkkın bir anlatım vardı.                                   

'Ne istemiştin? Dedi, tembel tembel.                                                                                       

'Bir arkadaşım, dedi duraksayarak, 'kan satın aldığınızı söylemişti...'                    

Adam yüzünü buruşturdu. Hafif yana dönerek içeri seslendi. 'Hemşire hanım, bir bakıver.'        

Sonra yeniden kendisine döndü. 'Bir banyo yapamaz mıydın?' dedi aşağılayan bir tonda.       

  

   Acıların derinleştirdiği kırışıklıklarla dolu olan yüzü daha da soluklaşmıştı.  Sendeleyerek merdiven kenarına tutundu. Ağır ağır inmeye başladı.'Bütün kanımı çektiler sanki.' Gömleğinin cebine tıkıştırdığı bir tomar kâğıt parayı düşündü. 'Üç dört gün yeter bu para... Keşke daha önce haberim olaydı... Gülümsemeye çalıştı, 'Şu Allahın işine bak; üç ay sonra ilk kez kendi paramla arkadaşlarıma yemeği ben ısmarlayacağım. Sonra bir de inadına o simitçiden simit ...' 

 Sokağa çıktı, yürümeye başladı. Öte kaldırımdaki işkembeci geldi aklına. Kulakları uğulduyor, beyni zonkluyordu. Artık bir tabak çorba ve birkaç dilim ekmekten başka bir şey düşünemiyordu. 

'Oy başıma saplanan bu sancı...' Sendeleyerek geçti karşıya. İşkembeciye girdi. Gitti, kuytularda bir masaya ilişti. Sanki on araba harç taşımış gibiydi. İşkembesini istedi güçlükle. Gözleri kararıyor, masalar birbiri peşi sıra silikleşip kayboluyor, garsonlar yürürlerken eriyip gidiyorlardı havada.  Yumruğuyla gözlerine bastırdı, ovuşturdu.

 'Emdiler kanımı... Şimdi iki kaşık attım mı dirilirim ...'                                       

Çatal kaşık sesleri beyninin içerisinde uğul uğuldu. Garson çorbayı ve iki dilim ekmeği önüne koyup uzaklaştı.  Hızla kaşığa sarıldı. Sıkı sıkıya kavradığı kaşık sıtmaya tutulmuş gibi esiyordu parmakları arasında. Kolunu bedenine bastırdı. Avucunu sıktı iyice. Elinin titreyişini durduramıyordu. Yutkunarak çaresizlik içinde bıraktı kaşığı. Apak işkembe çorbası kararıyordu. Ekmeğe uzattı elini, yakaladı. Güçlükle ağzına götürüp dişlerini geçirdi ekmeğe. Lokmasını yutamadı. Kafası hızla mermer masaya çarparken tok bir ses duyuldu. Dökülen çorba, sakallarından süzülüyor, dizlerine doğru ılık ılık akıyordu.

Ankara–1972