ÖLÜ KELEBEKLER ZAMANI (ÖYKÜ)
12.Nisan 2002
Şimdi ölü kelebekler zamanı.
Daha bir kaç gün önce, kelebek olabilmek, rüzgarın tatlı esintileri üzerinde bir o yana bir bu yana dans edebilmek için;günler boyu onca zahmetle ördükleri kozalarını parçalayıp, rengarenk kanatlarıyla gökyüzüne savruluyorlarken, şimdi birer ikişer ölüyorlardı.
Benim en güzel kelebeğimse kozasını kıramadan , yaramadan ürkünün ipek-çelik ağlarını; bir zemheri rüzgarı gibi üşüterek yüreğimi;geldiği gibi gitmişti.
Mutsuzdum.
Kuzeyin güzel,serin ,bahar kokan bir yaz sabahıydı. Evimizin arkasında , kocaman, korkutucu büyük ahırların ve harabelerin olduğu bakımsız bahçemizin içindeki Ruslardan kalma tahta işlemeli kamelyanın altında yere çökmüş, o çok sevdiğim çanakkıran çiçeklerini, papatyaları ve mayıs çiçeklerini topluyordum. Deve tabanlarının iri yaprakları altında küçük yeşil tırtılların harıl harıl kendi kozalarını örmeye başladıklarını gördüm. Kelebekler zamanı yaklaşıyordu . Çok geçmeden kozalar peş peşe parçalanacaktı. Kabuk değiştirmiş, dönüşmüş; birbirinin aynı, yine de birbirinden güzel,onlarca kara benekli,mavi kanatlı küçük kelebek bahçemizi bir baştan bir başa dolaşacak ,çiçeklerden paylarına düşeni alacak,ellerimize yüzlerimize konup kalkarak türlü şımarıklıklar yapacaklardı.
O çocuğu bir kaç günden beri görüyordum. Bakışları benimle ilgilendiğini gösteriyordu. Bir kelebek şımarıklığıyla dört dönüyordu çevremde. Nereye gitsem karşıma çıkıyordu.
İşte oradaydı. Bahçe duvarının üzerinde bitivermişti. Kısa bir an bakıştık. Çanakkıran çiçekleri gibi kızardığını hissettim. Oldukça utangaç olmalıydı.
Oyalandım, bütün çiçekleri topladım neredeyse. Benimle ilgilenmiyor gibi görünüyorduysa da benim için o duvarın üzerinde oturduğunu hissediyordum. Bir hoş oldu içim . Sonra annemin ve ablamın öğütleri geldi aklıma. Fazla yüz vermemeliydim, sonra ne derlerdi, hafif bir kız olduğumu düşünebilirlerdi. Hoş bunları çok da taktığım yoktu ya, garip bir biçimde, akıllı-uslu, terbiyeli-töreli kızı benim değil, o delikanlının oynadığını düşündüm bir an.
Başka bir kentten gelmiş, bir arka sokağımızdaki yakınlarının yanında kalıyordu. Büyük bir olasılıkla sınıfını geçmiş olmanın ödülü olarak tek başına gönderilmişti. Sanıyorum 17 sindeydi. Kuzey Güneşinin ve rüzgârlarının sararttığı saçlarıyla, yeni yeni kararmaya yüz tutmuş dudaklarının üstleriyle delikanlılığa ilk adımlarını atmış, ürkek ama gözlerinde yabani bir cesaretin fink attığı bir gençti. Eminim mahallemizin gençleri beni ona göstermiş ve büyük bir olasılıkla ; ‘Bu kızın sevgilisi yok onu sana ayarlayalım ,”demişlerdi.
Onu ilk gördüğümde ıslatıp yandan ayırdığı ve alnına yapıştırdığı saçlarıyla çok komik bulmuştum. Kurumlu kurumlu dolaşmasına bakılırsa o bu halinin kendisine çok yakıştığını sanıyordu. Çok da ilgimi çekmemişti ya , onun o utangaç, hatta ürkek havası ,kendine özgü tavırları hoşuma da gitmişti sanırım.
Biz büyük kente büyümüş üç kız kardeştik. Babamın işlerinin kötüleşmesi nedeniyle yıllar sonra, yeniden döndüğümüz bu soğuk kuzey kentinde kendimizi çok yabancı gibi hissetmiyorsak da yine de bizim alışık olduğumuz, özlediğimiz kız erkek arkadaşlıklarını arıyorduk. Çünkü bu kentte bütün arkadaşlıklar,bütün sevgililikler tutuk ve ürkekti. Her şey kaçamak yaşanıyordu.
Bu küçük, insanın içini daraltan kentte yaşantımız tek düze geçiyordu. Öyleydi ki ,en ufak ayrıntı yaşamımıza renk katacak bir güzelliğe dönüşüyordu. Özellikle son iki yıldır bahçemizdeki arıların oğula durmalarını heyecanla bekliyor, kelebeklerin kozalarını kırarak, parçalayarak göğe savrulacakları günleri iple çekiyorduk.
Bu nedenle bu delikanlı benim durağan yaşamımı renklendirmişti.
Ona ilgi duymaya başlamıştım. Uzun boylu, kumral tenli, saçlarını alnına yapıştırmadığı zamanlarda yakışıklı sayılabilecek, henüz yüz hatları tam anlamıyla oturmamış, çocuklukla delikanlılık arasında bir yerlerde seyreden bu delikanlı ile iki sevgili, iki iyi arkadaş olabileceğimiz düşüncesi aklıma yatmıştı.
İçli ve güzel sevda şarkıları söylüyordu.
Akşamüstleri arka bahçemizde son ötüşleriyle veda ederek bir bilinmeze uçup giden bülbülü dinlemek kadar, onun gece geç saatlere değin arkadaşlarıyla sokağımızda o baştan bu başa volta atarken kapımın, penceremin önünden geçerken söylediği şarkıları dinlemekten de hoşlanır olmuştum.
Yumuşak, tatlı bir sesi vardı. Yıllar sonra, onu bir kez bile konuşurken duymadığımı, sürekli şarkı söylerken dinlediğimi anımsıyorum. Söylediği sevda şarkıları odama dolduğunda içimde bir şeylerin kıpır kıpır ettiğini duyuyordum.
Her gece biz üç kız kardeş, ışıkları söndürüp, pencerenin içindeki tahta kepenkleri açıyor; karanlıkta nefesimizi tutarak, onun şarkılar söyleyerek geçişini izliyorduk.
Köşe başındaki sönük sokak lambasının altından dönerken, sanki birileri bakışlarından tutup onu çekip yargılayacaklarmış gibi kaçamak bakışlarla pencereme doğru bakıyor; sonra yeniden,çoğu zaman önüne bakarak usul adımlarla şarkılar söyleyerek geçip gidiyordu.
Çanakkıran çiçeklerini, papatyaları, mayıs çiçeklerini topluyor, penceremin önüne koyuyor, her gece ben, kız kardeşlerim ve çiçeklerim;hep birlikle onu dinliyorduk.
Onunla tanışmak, konuşmak istiyordum. Bir kaç kez denemiş, ona konuşma fırsatı vermiştim. O ise benim geldiğimi görünce ya karşı kaldırıma geçmiş, ya da geri dönüp uzaklaşmıştı.
Bu kentin duyduğu en güzel şarkıları söylüyordu; ama konuşamıyordu.
Ürküsü onu yeniyordu.
Kelebekler zamanı yaklaşıyordu. İlk çıtırtıları duyulmaya başlamıştı kozaların .
Bir gün bahçe kapısının önündeyken onun sokağın başında belirdiğini gördüm . Rengi mayıs çiçeğinden, yasemine, yaseminden, gelinciğe, çanakkırana dönüşe dönüşe geliyordu. Onu saran ürkünün bana da geçtiğini hissediyordum. İçeri girdim. Kapının önüne geldiğinde, sanıyorum günler boyunca her gün bir yenisini yazdığı, mektubunu yere bıraktı.
Sonra kulaklarında kalbinin katlanılamaz gümbürtüsüyle, ağara kızara yürüdü gitti.
Büyük aşkımıza giden arkadaşlığımız böyle başlamıştı.
Günlerdir beklediğim çok da bu değildi aslında
.
Mektupta benden çok hoşlandığını, benimle arkadaş olmak istediğini belirtiyordu. Bir de şiir eklemişti sonuna ; “Bekle,”diyordu; “Teodora'nın yosun kokan aşkını” getireceğinden söz ediyordu.
Elbette ki bu şiir,o yaşımda benim için olağanüstü hoş anlamlar taşıyordu.
O gece odamda penceremin tahta kepenklerini açmadan, sokakta sevda ezgilerini birbiri peşi sıra söyleyerek gezen o çocuğu dinledim. Defalarca okudum mektubu.
Kozalar bir bir açılıyor, kelebekler çıkıyorlardı.
Karar vermiştim. Bir daha deneyecektim. Ertesi gün elinden tuttuğum küçük yeğenimle o daha sokağın başında görünür görünmez dışarıya çıktım. Ona doğru yürümeye başladım.
Beni gördü, durakladı birden. Sonra karşı kaldırıma geçip gerisin geriye yürümeye başladı. Peşi sıra yürüdüm. Demir yoluna çıktık. O önde ben arkada gidiyorduk. Yavaşlamıyor, geri dönüp bakmıyordu.
Bir daha, bir daha... Bu günlerce sürdü. Geceleri gülüne sevda şarkıları söyleyen bir bülbül gibi sesiyle odama doluyor; beni sevdanın en ulaşılamaz zirvelerine çıkarıp orada bir başıma korku ve endişe içinde bırakıp kayboluyordu.
O benim yarasa sevgilimdi. Beni gece seviyor, gündüz terk ediyordu.
Yaz bitiyordu. Kuzey ülkesinin insanı üşüten akşamüstleri yüreğimi daha bir daraltıyor, beni bunaltıyordu. Onu düşünmediğim, onu anımsamadığım bir anım yoktu artık . Hiç ama hiç bir şeyi görmüyordu gözlerim. Dayanamıyordum. Kız kardeşlerim o çocuğun benimle konuşmasını nasıl sağlayacakları üzerine kafa yoruyor; “bu çocuk olsa olsa uzaylıdır,” diyerek beni güldürmeye çalışıyorlardı.
Kozasına hapsolmuştu en güzel kelebek, yarıp çıkamıyordu.
Kişiliğini saran ürkekliğin, sinikliğin, çekingenliğin kozasını kırmak için bir şeyler yapma zamanı gelmiş,geçiyordu. En azından ben bunun için bir şeyler yapmalıydım. Sonunda zor da olsa kararımı vermiştim. Onu zorlamak için bir süre ortalıkta görünmeyecek, şarkılarını dinlemek için penceremi açmayacaktım. Öyle de yaptım. Günlerce aradı, bakındı,en içten şarkılarını mırıldandı penceremin önünde.
Onu son kez gördüğümde bir gece yarısıydı. Sürüsünden ayrılmış bir karınca gibi şaşkın adımlarla bir başına dolaşmıştı sokakta. Sonra kapımızın önündeki merdivenlere oturmuştu. Şarkı söylemiyordu artık . Öylece karanlıkta gözlerini pencereme dikerek bakmış, bir süre sonra da usulca kalkıp, ağır adımlarla karanlıklar içerisinde kaybolup gitmişti. Bir daha da gelmemişti.
Günler geçti.
Kelebekler zamanıydı. Küçük kelebekler olağanüstü çabalarla kozalarını parçalayıp rengarenk kanatlarıyla gökyüzüne uçtu uçacaklardı.
Uykusuz bir gecenin sonuydu, mutsuzdum. Birden onun penceremin önünden geçtiğini sandım. Fırladım yataktan, gittim pencereleri ardına kadar açtım. Sabahın sersemleten serinliği kucakladı beni. Titredim bir an. Sokağa baktım. Yoktu.
“Kozasını kıramadı en güzel kelebek, diye mırıldandım kendi kendime .
”Şimdi, ölü kelebekler zamanı.”
Kelebekler bir bir ölüyordu.
.